yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2017 Çarşamba

KLİŞE; MALİGN


4 Temmuz 2013


Marla'ya;


  Marla, beni susabilen tek varlıktı yeryüzünde, gözyaşlarıma hüküm giydiren bakışları vardı, üstelik sevişirken hala çok yırtıcıydı. Benim onsuz yaşadığım ayrılıklara sahip çıkabilecek kadar, âşıktı bana, benimle birlikte ağladığı geceler onun tek acısı bendim. İşte böyle böyle alıştık birbirimize birden, her köşe başında kaybolabileceğim sokakları arar oldum, onunla birlikte. Biliyorum, onu hiçbir zaman sevemeyeceğim çünkü aşk talan edilmek ister benim topraklarımda, yağmalanıp sessizliğin ortasında yeniden kurulana dek şehirler, unutamamaktan geçer yangınları. Çünkü aşk Marla’nın gözlerinden çok daha önce zuhur etti bilincime çünkü Marla bu dünyadaki en masum orospuydu. Ellerini saksıya dikmek istedim bir gün, çok sarhoştum. Yetişeceğine inandığım ayrılık çiçeğinin tohumlarıydı çünkü elleri. Marla’ya anlattım bunu, hiç düşünmeden bileklerini kesecek oldu, kanıma karışan gözlerinde patladı gece, durdum öylece. Birden tuttum ellerini bileklerime yasladım, kanımı görmesini istiyordum. Mavi bir sıvının oksijenle birleştiğinde kırmızı olabileceğini anlaması gerekiyordu. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını kalp atışlarına ikna etmem gerekiyordu. Bu benim son şansımdı.

  Yeryüzündeki son ilahi hile gibiydi küçük aklım. Anlamlandırdığım her şeyin ortasında beni ağlayan, ağladığını sanan sevginin gözyaşlarını hiç görmediği için umutlarını hala yitirmeyen güzel bir kadındı Marla. Ki onun ruhu bir sigara dumanında hala. Uzun cümlelerimin de sorumlusuydu. Saçlarını toplamayı bile beceremiyordu, sarılmaya her seferinde tereddüt ettiğim gamzeli belinde, çok kez unutmuştum kim olduğumu. Durun, bunlardan bahsetmeyecektim. Bir saksı bitkisi olabileceğine inanmak istemiyordum onun, değildi çünkü. Ancak o kadar çok sevmişti ki beni, inanmıştı penceremde bir saksıda yaşayabileceğine. Sarhoşken ben de inanıyordum üstelik. Korkak bir adam olma kariyerimin başladığı noktadır işte bu anlattığım. Ki çok anlamda ortalamanın üzerinde bir adamdım ondan önce, hala ortasındaysam kustuğum meydanların bunun geç kalmışlığı; yeni öğrendiğim başka bir lisan gibi eğretiydi, dilimde. Git gide kısalan cümlelerimin arasında birkaç replik bile edemiyorduk artık. O kadar korkuyordum ki ona âşık olmaktan bazı geceler, büyüdüğüm şehirden vazgeçiyordum bazen. Gidebileceğim ne de az yer kalmış ben büyümeye çalışırken.

  Şimdi bu elinizde olan, bir kitabın önsözünden fazlası değil sizler için ancak bu bahsettiklerim hayatımın önsözüne tekabül ediyor, önemsemeyin. Unuttuğum herkesin adı var Marla’nın saçlarında bana hala öyle geliyor. Unutamadığım kim varsa, ruhları bir nebze olsun Marla’nın günahlarında. Sevdiği adamın yanında sessizce ağlayan bir orospudan çok fazla şey öğrenen şımarık bir piç kurusu değilsem hala; Marla’nın inandığı fallar, masallar ve aşkına olan sadakatinden fazlası değilim. “Susmak ne kazandırır ki?” der bana Marla; “konuştuğunu anlayacak bir adam lazım karşında.” İşte her seferinde beni övüyor mu yoksa laf mı sokuyor diye düşündüğüm birkaç cümleden öteye gidemeyen yarı platonik, kısmen kült, ucuz bir aşk hikâyesi; Bazen insanlar unutamadıkları için unutulur.

Öyle değil mi Marla?



Ali Özmen.

FALLING

  


21 Haziran 2011


Marla'ya;


 Yanarken renk değiştirme sanatını icra ediyordu, Marla. Sigarası üşüyordu dudaklarında. Yanında kaybolan bir adamın kanına girmekten de utanmıyordu. Aslında o da çok iyi biliyordu. Sigara, bir kere öleni bir daha öldürmüyordu… Bana inat kibrit kullanıyordu Marla. Yanan kısmı siyah, ateşi kırmızı…
Dumanı üflüyordu halka halka ve benim üzerimden geçiyordu nefesi. Onlardan bir tanesi boynuma halat olsun isterdim. Marla’nın nefesi bir katilin ölmek isteyeceği bir yerdi. Öldük bir kere yeniden doğmak zorundayız. Yeniden ölmek ve yeniden doğmak, devam…

   Marla sen, zamanın elinden tuttuğu bir kadınsın, ölüme değil öldürmeye yakınsın. Yaşlanmayı geçtim, akıllanmazsın. Ağaçlı yolun kaldırımlarını hatırla, içine sinen o kokuyu. Sonbaharın, okumaktan usandığımız şiirlerinde, kaybolduğumuz bir gazeli hatırla. Üzerine bastığında çıkan ses, belki de buradan geçmiş bir insanın hayatı boyunca yankılanan tüm seslerinden daha anlamlı… Ve nefesini tut Marla, ölmekten bahsetmiyorum. Nefesini tutarken beni hatırla. Belki de zaman bizim anladığımız kadar büyük bir orospu çocuğu değildir. Belki insafa gelir de ikimize yeni bir geçmiş verir…

En olmadı, her şeyin göreceli olduğundan falan bahsederiz…
Sevişmeyi geçtim.

Sigarayı uzat…



Ali Özmen.


31 Ekim 2017 Salı

GECE ATLAYIŞI




GECE ATLAYIŞI


O kadar çok şey oldubitti ve o kadar uzaktı ki herhangi bir yerleşim, söze ateş yakarak başlamak gerekiyordu. Tuhaf, ben daha önce konuya ateş yakarak giren tek bir kişi bile görmemiştim. Üstelik onu da bir kez görmüştüm ve öleceği günü bile kurgulayan ben, her şeyimle eksik kalmıştım. Ani ve kusursuz sortilerle yeryüzüne inen, inanması güç ilahi bir sonbahar kalacaktı damağımızda, bu aşikârdı. Çakmağımı bile atmıştım. Sigarayı bırakmış, biraz da kilo almıştım. Sonra birden bıraktım ben de kendimi. Uzun bir gece atlayışı olacak;


-Üç bin metredeyiz. Düşüyoruz ve sen konuya hala giremedin.


O çok güzeldi ve ben çok çocuktum. İşte böyle başladı her şey. Yirmi bir yıldır onu özlüyordum ve bundan haberi yok gibiydi. Aslında ona söylemişler de, o bunu susmak istiyordu yani öyle hissediyordum. İşte bu koca şehir hiç bu kadar küçük gelmemişti gözüme, gitmeliydim. Uzunca bir dönem topladım kendimi, kusursuz bir gidiş olmalıydı bu ve her geldiğimde misafir gibi hissetmeliydim kendimi büyüdüğüm şehirde. Bok varmış gibi herkese gideceğimden bahsediyordum. Herkesin bir tuzu olmalı diye düşünüyordum bu şehirden nefret etmemde. Olmalıydı. İyi değildi belki ama kesinlikle yerinde bir plandı bu, bazı sabahlar. Yoksa bir insan nasıl susabilir bunca kavgayı, bunca şiiri?


-Açılmama olasılığı var mı bunun diye soracaktım ama konuşmuştuk yedeği var.


Hadi biraz daha bırak kendini gökyüzüne biraz daha sök içindekileri. İşte kendime hep böyle diyordum gökyüzüne bakıp. Şimdi o baktığım gökyüzündeyim. Sonra öyle bir şey oldu ki kutsal kitaplarda anlatılmış olmalıydı mutlaka. O geldi. Ben hazırlanıp gidiyordum. O öyle bir geldi ki elimde bir bavula sığdırabileceğim kadar yaşanmışlık biraz da anne duasından başka bir şey yoktu. Durup düşündüm. Tanrı yazdığım şiirleri mi beğenmişti yoksa daha iyilerini yazabilirsin mi diyordu bana? Ne olursa olsun gelmişti. Gitmem gerekiyordu dediğinde anlamıştım sonsuza dek benimle kalabilecek cümleler kuracaktı az sonra. Ben söylediği her şeye inanacaktım. Öylesine güzel bir Ağustos bitimiydi ki Turgut abi, görmeliydin.


-Peki ya yedeği de açılmazsa?


Uzun olacak demiştim. Serbest düşüşten kastettiğimiz ne varsa oluyordu ve bir sürpriz yapmaya ilk o an karar vermiştim. O kadar eğreti bir yaz yaşamıştım ki, o güne dek yaşananların en saçmasıydı. Çok az yüzmüş, yüzümü ne de az güneşe dönmüştüm. Ayrılıktan saydığım çok komik masallara inanmıştım. Böyle olmamalıydı diye düşünüp dururken önceden giden herkesi telefonla arayıp teşekkür etmek için son birkaç dakikam vardı. Evet, bu planladığımız gibi bitecek bir atlayış olmayacak. Üstelik nereye düştüğünden habersiz bir adam, sevdiği kadının gülüşünü işte bu sonsuz atlayışla açıklayabilir. Ve Tanrı’yı kandıracak kadar küçük düşmediysek hala bunun tek bahanesi bir açıklama olamazdı. Bu bir veda da olamazdı çünkü o kadar çok şey vardı ki bizi bekleyen. Güzel günlerden bahsetmeyeceğim bile.


-Peki, bunu çekmesek gerçekten paraşüt açılmaz mı?


Beni anlamanızı beklemiyorum. Gelmişti ve sonsuza dek geldiğiyle kalsın istiyordum. Bu her şeyden önce planlanmış bir atlayıştı ve inanın mükemmel hissediyordum. Diğerlerine tebessüm ederek bakarken onunla konuşabildiğim dakikaların bitiminde bir Müslüm Gürses şarkısı olmamın başka bir açıklaması olamazdı. Arabesk bir şarkı olursam beni sevmez diye düşündüğüm güzel bir sonbahar başlangıcıydı, beni görmeliydin Turgut abi, sonsuz bir atlayıştı. Paraşütlerim her ne hikmetse açılmadı ben yere çakıldım.





-Bakmakla kaldığın tüm manzaralardan atladım, artık beni anlayamazsın.



Yayınlanmayanlar- 27 Ağustos 2013

Ali Özmen.

5 Ekim 2016 Çarşamba

TİMSHEL III




"Tepenin ardından koşarak geldim, bir şeyler söylemek için yalnızlığa, geçtiğim tepenin ardını da yanıma almışım. Tek hatırladığım bir tepenin ardından inip buraya geldiğim. Söyleyeceklerimi ve ağlayacaklarımı unuttum. Karlı bir tepenin sessizliği var aklımda yalnızca ve benim yalnızlığa anlatabileceğim tek şey sessizlik."


Merhaba benim nar çiçeğim,

  Bir kitapta okumuştum bu satırları, bir çocuğun ölümüne istemeden neden olmuş küçük bir kız çocuğunun ürkekliği ile bir kaç mevsim daha geçsin istiyorum penceremden. Geçsin ve ben oturup geçişini izleyeyim mevsimlerin. Çünkü anlatacağım her şeyi unuttum, belki anlayacağım bir şeyler vardır hala. Bir şey fark ettim; aslında sessiz sedasız bunca zaman yaşayarak bir mektup yazmışım sana, bu yazdıklarım kısa soluklanmalar, bitap molalar. Söylemiştim mevsimin yaklaştıkça birbirimizi daha iyi anlayacağız. Belli ki bir cevabı olmayanların yalnızlığını yaşadın, tepenin ardını sende koşarak geçtin ve bir şey bulamadın. İnsanı kırıldığı kadar sağlamlaştıran bir zamptır belki atmosfer. Üzülme, bilhassa yeni perdeler diktirmiyorum pencelerime. Sararıp solan çiçeklerden bahsedip seni üzmek istemem ama sigara dumanından sararan perdeler ve solan insanlar var bazı evlerde.
Artık sarı saman kağıdı bulmak da zorlaşıyor. Sahi, yakınlarında hiç akarsu yahut dere bulunur mu? Soğuk mudur suları? İçinde kaybolan çocuklar var mıdır bahsettiğim kız çocuğunu üzecek?

  Bir öğretmen ol ve yolları karların kapadığı bir mevsimde gel şehre, garları incitmeden inatlaş vedalarla ve inadından asla vazgeçme. Çünkü dalından kopmanın verdiği hüzün bir insanda da bir narda da aynıdır. Çünkü bir hayvanın, bir insanın ve bir çiçeğin üzerine doğduğu toprak, aynı şekilde örtecek üzerimizi. Çünkü toprak hepimizin içinde ve dışında farklı yollarla, aynı manayla süregelir. Ağlama benim nar çiçeğim, ağlama. Yanakların al al olsun ve bir gün sana bahsettiğim kız çocuğunu sevindirsin tanelerin...


Ali Özmen.

29 Eylül 2016 Perşembe

TİMSHEL II



Nar çiçeğim,

  Havanın tadını alabiliyorum ve soğuğun beni kavradığını hissediyorum, ruhuma varıncaya dek. Bu aylarda kutsal bir şeylerin elimden tuttuğu gibi naif düşüncelere sahibim, acılarımdan bile memnun olabiliyorum. Çok iyi ve gerçekçi resimler çizebilecekken sürreel çalışmalar yapan bir ressam gibi anlaşılamadığımdan yakınıyorum bazen ama inatla o gerçekçi resimleri yapmıyorum. Bilmiyorum belki de artık yapamıyorumdur. Bir haftaya yakın geçti, hala bir çamaşır makinesi bakamadım. Dertler, dersler ve Eylül'ün son demleriyle meşgulum. Biliyor musun iki kitabımı da bitirdim. Bazen utanıyorum, bazen de anlatmak istiyorum bir şiiri bir kaç bin manzaradan. O kadar sakinim ki ben hariç herkesin siniri bozuluyor, biliyorum. Ama iç organlarım dahi birer kitap yazabilecek bilince gelmiş gibiyken yaşananları, bozulan bir kaç milyar plaktan çıkan sesler gibi dinliyorum. Mesela kalbim, çok daha farklı bir kitap yazmak istiyormuş da benden izin alamıyormuş gibi gergin ya da akciğerlerim yeteri kadar derin olmadığım konusunda beni yerip duruyor. Kahrolası uykuyla olan problemimi aşmakta zorlanıyorum. Hala sabahın 5.09'unda açmıyorsan yapraklarını ve Güneşi bekliyorsan hala, bekleme. Çünkü Güneşin gezegenimize ihanet edeceği günler çok yakın.

  Yüzlerimiz, hasatlar, kurşunlar ve anneler bazen elimizden gelmiyor. Bulaşık yıkamak hiç bir zaman elimden gelmiyor. Sevmiyorum. Mevsimin yaklaştıkça birbirimizi daha iyi anlıyor olacağız. Sana biraz da Nif Dağı'ndan bahsetmek isterim. Dedelerimin ve babamın çocukluğunun geçtiği, çok şey kaybedip çok şey kazandığımız anlamı Antik Yunan'da "gelin" olan ve hiç bir zaman doruğuna çıkamadığım, eteklerinde kiraz ağaçlarının olduğu mağrur bir dağ. İşte tam burada ve dağ hakkında söylediğim her şeyi unut, vedalar coğrafyayı kapsamaz bazen.


   İşte böyle benim nar çiçeğim, sahilden uzaklaştıkça sanki aklımızı saran bir küf, ekmeğimizi böleceğimiz insan azaldıkça daha da fakirleşiyormuşuz gibi bir his. Yaralarından utanmamalısın. Bir gün gelip senin ağacının dallarından birine bir başka meyveyi aşılamak isteseler bile günün ilk ışığına selamını kesme. Havanın tadını al ve soğuğun seni kavradığını hisset ruhuna varıncaya dek. Ve yaşa güzel kırmızı bir nar oluncaya...


Ali Özmen.

25 Eylül 2016 Pazar

TİMSHEL




Merhaba benim nar çiçeğim,

  Doğduğum günden bu yana sana yazamadım, kusura bakma. Bilirsin bir kere insan olmayagör, yakanı bırakmıyor hiç bir şey, ya insanlığından oluyorsun ya da hayatından bir süre sonra. Bunlar konuşulacak şeyler değil artık, bir kaç dal sigaram kaldı ve saat sabahın altısı. Hava karanlık ve günden güne soğuyan bir Eylül ayını, bozkırın ortasında yeni taşındığım bir ev ile selamladım. Bir çamaşır makinem bile yok şimdilik. Bu saatler hep buz keser ve bilmezsin, iyi yemek yapmama rağmen yalnız yemek yemeyi sevmem. Dur biraz bunları anlatmayacaktım. Hala kırgın ve bunu tebessümleriyle gizleyen bir çocuk olarak koşuyorum yaşam denilen caddenin tam ortasından. Halep bombalanıyor. Hissediyorsun acımı, kalbimi kıran anları ve suskunluğumu hissediyorsun biliyorum. Bir kaç galaksi eskitmiş gibi hissediyorum bende kendimi bazı zamanlar. Ne kadar uzun yol yapılabilir ki yirmili yaşlarda bir insan? Bir kaç yüz bin ışık yılı belki, gözlerinin ardından geçen zaman. Ama çok tuhaf hala tüm çıkmazlarını bildiğim sokaklar gibi samimi bir bakışın var orada bir yerlerde. Sakallarım uzadı, upuzun. Uykusuzum yine ve tutmuyor beni ellerin gibi hiç bir düzen. Gülüşün vardı kocaman, aynalara sığmazdı. Eksik kahvaltıların içilmeyen çayları ve bozulan Dünya'nın çocuklara yaptığı zulümleri dert ettim en çok. Aynı noktada, aynı yerde, aynı coğrafyada buluşamadığımız ne de çok şey vardı oysa.

  Yaşam denilen huduttayız; kraterler ve rutubetli odaların arasında bir yerlerde sonbaharı yeniden yaşamak için, bir şiir eksik ölmemek için, midemiz kaldırsın diye tüm bu yanlışları, Halep'ten hiç konuşmamak için buradayız. Hava aydınlanıyor benim nar çiçeğim, zamanımız az ve bu sonsuz mektubu yazmak için yeteri kadar elim yok. Annemi özleyeceğim günleri sevmiyorum. Çünkü kafam karışıyor, bedenim bir kaç parçaya bölünecek gibi oluyor durduk yere bir yerlerde. Çünkü Halep'te her gün çocuklar ölüyor ve kimse bundan bahsetmiyor.


  Keskin bir bıçak gibiyim. Önce kendimi paramparça ettim. Ardından bana dokunan herkesi. Sonra oturdum bir şamanın dansına ağladım ve hala uyanmadım, bozkırın ortasındayım. Sahi saçların vardı, bir şehre girsen herkes yeni bir iklim sanırdı onları. Saçların gerçekti, eminim. Bazen bir alkış kopacak ve ben selam verip sahneden ineceğim gibi geliyor. Kırmızı perdenin bu kadar gecikmesinin sebep olduğu tüm acılarım, dertlerim ve kırgınlıklarım aslında teknik bir hatadan fazlası değilmiş gibi yağmur yağıyor. Bugün daha fazla uzun cümle kurmayacağım. Bu sana yazdığım ilk mektubum ve onu şehirden ve kalabalıktan uzak bir yerlerde okuyor olman dileğiyle...

9 Ocak 2013 Çarşamba

Konu Bütünsüzlüğü -II-


-Konu Bütünsüzlüğü II-



Taşları yüzümden sıyırıp, yüzünü, yüzüme oturtmak istiyordum. Bencildim adına, benimsiyordum. Bundan önce kim geçtiyse sol yanımdan hepsi aynıydı. Aşk mıydı bilmiyorum ama aynıydı. Sen farkıydın Dünya’nın. Ben de dün yaptığım gibi, ondan önceki herhangi bir gün yaptığım gibi kafamın içindeki herkesi dışarı çıkardım. Odamda uzun uzun konuştuk. Marla artık beni sevmiyormuş. Clementine bu kalabalığın içinde çok yalnızmış ve Joseph tek dostu olarak gördüğü benden kazık yemiş. Malik kürtaj edilmiş beynimin ücra bir köşesinde öyle dediler. Daha çok konuştuk. Çok daha fazla konuştuk. Sonra senden bahsettim. Sana olan sevgimden bahsettim. Adını sordular, “az önce duydunuz ancak ne önemi var ki” dedim. Siz artık yoksunuz dedim. Bağrıştılar...

Belki de bünyem zayıflar, artık daha çok uyurum. Daha çok ağlarım hatta içtiğimde kusarım. Belki çok canım yanar ama siz yoksunuz. Ben bundan sonra en çok bir kitap yazarım. Tabi ondan sonra…

Kitabı yazarım ve kendi adıma açtırdığım mezara gömerim. Tabi yine ondan sonra, ki yazmam gerekmezse artık ben de bir kitabım. Buna inanıyorum. Tanrının yazdığı milyarlarca kitaptan biri…
Devrik cümlelerim de var, küfür içeren kelimelerim de…

-Bağır ! Şu lanet sesini duymak istiyorum.

Kafama dayadığın şey, beynimi dağıtacak bile olsa, içindeki mermi bir baruttan çok daha fazla anlam yüklü olmalı… Sıkacağın zaman başımdaki kaybolmuşluk çuvalını çıkar ve kırmızıdan arındır bedenimi. Yazamıyorum. Mezarımı açın diye bağırmamı bekleme! Kitap orada olacak. Gülebildiğim kadar güldüm. Şu hatunun göz bebekleri, göz kapaklarının altında çok daha güzel…

Beni bir daha kullanırsan, rock müziği icra edebileceğin tüm aletleri utanmadan içinde kırarım ki, hiç birimiz haklı değildik. Şehre gözlerini kapa, binalar susarsa eğer gözlerine hapsolmuş bir saksı ve yaşamaya çalışan bir çiçek, hiç olmayacak yerde düşecek bu adamın kafasına. Ve sen yine arındır kırmızıdan bedenimi ne kadar komik görünse de…

Yanaklarına çiz yol alabileceğim derinliği, ağla demiyorum. Yağmur yağsa da olur. Ve bu şarkı biterse şu adamın göz kapakları ellerinden önce piç olur. Kulakları desen zaten duymaz… Üzerimdekileri çıkarıp daha çıplak geliyorum. Daha sakin… Ve bana bir yüz seç ki beni anla takarken yalnızlığını. Utanmadan yiten toprağımın, kucağındasın. Ben, acıyorum savaşlara ve savaşlara acıyan bir çocuk daha ağlıyor uykularımda. Burası çok gürültülü…

Konuyu biraz daha dağıtmam gerekirse, konu bütünsüzlüğüne ulaşabilirim. Babam buna sevinmez. Ben daha çok konuşmam ve annemin yemekleri her zaman güzeldir. Konu bütünsüzlüğü olan her şeyi neden seviyorum bilmiyorum ama seviyorum.

Eskisi kadar iyi cümle kuramıyorum ki daha iyi olması gerekirken. Yazmak, hayatımda ilk defa beni yordu. İlk defa nefesimi hissettim yazarken. İlk defa çalan müziğe bu derece takıldım. Üşümekten ziyade ateşimin olduğunu biliyorum. İlk defa yeterince Tanrı’yı hissetmiyorum şakaklarımda. Burnum akarken ne hissediyorum biliyor musun?

-Hiçbir şey.

Ve hapşurduğum zaman, tüm damarlarımdaki kan akışını duyabiliyorum. Sen yanımda değilsen ben bunu kime yazdım bilmiyorum. Ama fark sensin, sevgim de…


-Sus !


Ali Özmen

22 Aralık 2012 Cumartesi

EYVEDA



Zemheri bakışlarında daha hızlı atan kalbimin bir parçasını alıp gitmenden sonra sonu gelen hurafelerin yazıldığı bir not olarak yere düşüyordu gözlerimin önüne;

“Elveda”


-Çok

Bu medcezir ömrümün kıyısından atlayacak çocuklara çok. Ve yokluğuna rağmen bir şükür beliriyor dudaklarımda. Yokluğuna denk düşecek kadar uzatmadım hiç birini. Ve içlerinden sadece birine anlattım sana olan hislerimi. Şimdi susuyorum;

en az bir Çanakkale gibi…



Ali Özmen.

16 Aralık 2012 Pazar

Mr. Nobody ve Evrensel Mektubu


-Bay Hiçkimse ve Evrensel Mektubu-



İnsanlık olarak nasıl bu hale geldik, bilmiyorum. Şu koşuşturmaca şu insanların birbirini geçme mücadelesi hiç dinmeyen “daha fazla” açlığı… Sanırım Ajan Smith’in de dediği gibi bizler “memeli değiliz.” Ve bunun ilacını hala bulabilen başka bir canlı ırkı yok. Zamansız bir tarihten amansız hiçliklerin ortasından ve aklımdan hala gitmeyen kafiyelerin bıraktığı, o iğrenç hisse kafa tutarak yazıyorum;

  Şu anda kararan bir gökyüzünden başka hiçbir şeyim yok. Odamda hala, yerlerini karıştırdığım melodramlar, insanlar, şarap şişeleri ve duygular var. Kendi kişisel “Evrensel” mektubumu yazıyorum. Adı bile saçma. Tüm ucuzluğu ile “kabul edilmedi”, “teslim alınmadı” ve ”adres sahibi taşınmış” ibarelerini aynı anda taşıyan, bakmadığın her yeri saran bu mektubu, uyuşan sol kolum, dinmeyen saatlerin sığlıkları arasında intiharımdan önce ucuz bir efsane yaratarak, ceketimin sağ cebine bırakacağım. Sanırım uzun cümleler bu mektubun en saçma yanı. Kayboldum. Doğduğum şehir, büyüdüğüm ev ve öldüğüm odanın içinde kaybolmayı başardım. Babam şu an bir yerlerden bunu okuyor olsa, “bunu ancak sen başarırdın” derdi. Sanırım bunu başardım. Mektubuma “sevgili kendim;” diye başlasam daha az tedirgin olabilirdim.

(Kısa saçlı geceden elimde kalan yalnızca o sesler)

 Lütfen biraz sessiz olun, ölmeden önce yarattığım “konu bütünsüzlüğü” ile hiçbir alakası yok bunun. Bir elimde, elimde? Elimde hiçbir şey yokmuş. Sanırım bu bahsettikleri şey. Tükürükten mürekkep, parmaktan kalem ve gökyüzünden kâğıt mı olur demeyin. Bu bahsettiklerinden çok daha fazlası belki de. Ama tuhaf olan bahsettikleri başka hiçbir şeyle henüz karşılaşmamış olmam. Bu kadar büyük bir boşluk hangimize yeter? Evet, yanlış söylemedim. Bu sonsuz boşluk hangimize yeter? Diye sordum. Hepimiz o anlamını bilmediğimiz, öğrenmediğimiz sadece uyduğumuz kurallar ve kendi eksenimiz etrafında önem verdiğimiz insanlarla sınırlı kalmış varlıklarız. Buna alışabilir miyiz? Hiçlik. Yokluk. Merhaba Mr. Nobody. Merhaba sonsuz boşluk... Bunu hak etmedik. En iğrenç olanımız bile. Çünkü inanın bana bu çok iğrenç.

(Şu Jimi, Kudüs’ün yıllar önceki halini bilse ondan da yıllar önce Peace in Missisipi der miydi?)

(Ne alaka?)

 Sevgili kendim;
Yaşadığını hissettiğin yıldan kimseye bahsetme. Umarım bunu başarırsın. Seni görmemeleri doğal buna aldırma. Belki yaşamak, hepimizin kişisel kıyametidir. Sevgi her şeydir ve bir parça şiir hala yerindeyse unutamadın demektir. Bunu siktir et. Uyanmadan önce unuttuğun rüyalardadır belki senin cevabın. Belki de gidemediğindedir. Göremediğindesindir. Tuhaf oldu biliyorum ama o olabilirsin. Neden oturup konuşmuyoruz? Kazım Büfe’den muzlu süt? Papağan’da çibörek? Meydanda yoyga çorbası? Bafra Pidesi? Boyoz? Hatırlar mısın? Karnın acıktığında acaba karnı tok mu diye düşündüğün insanlar vardı. Evet, sen böyle bir adamdın. Şimdi sana ne oldu?

 Baştan alıyoruz. Her şey olduğunu sandığımız şeyden ibaretti. Belki hiç kimse hak ettiği yerde değildi. Savaşlar. Soykırımlar. Şerefli hak ve halk mücadelelerinin bile şerefsizliğe imrendiği o yıllar. Ölümüne sessiz kalınan insanlar. Büyük uçurumlar. Sen bu büyük kıyamete aldırmadan, odanda oturmuş, binyıllar önce bir topluluğun insanlara işaret etmiş oldukları tarih hakkında düşünüyordun. Buraya kadar her şey normal. Normal mi? Devam edelim. Onu düşünüyordun. Hangisini? İşte sen busun. Ne demek hangisini? Bu mektuba konuşma şeklinde devam edebiliriz ki bu ilk ve en saçma mektup olur. Tamam, unutalım bunu, sen devam et. Bağımlılıkların vardı! Orada dur bakalım yoktu. Ben hiçbir sicili olmayan ve hiçbir madde kullanmayan başarılı bir bankacıydım. Öyle mi seni orospu çocuğu? Hiç sanmıyorum. Çünkü olaylar öyle gelişmedi.

(Büyüdün bebeğim, dediğim kadına kaç saat kaldı?)


 Sen iyi ki Tanrı’yla beraber çalışmıyorsun. Onun adı Tanrı değil geri zekâlı. Onun adı; Allah. Çok özür dilerim Mr. Nobody… Bana şunu söylemeyi de kes. Benim adım. Benim adım… Senin adın ne? Bunu boş ver az önce ne diyordum. Tanrı seninle beraber çalışsaydı, emin ol seninle beraber çalışmak istemezdi. Çünkü sen hiçbir sicili olmayan hiçbir madde kullanmamış sıradan bir insansın. Onun adının Allah olduğunu iddia ediyorsun. Peki, onun söylediği her şeyi adının bildiğin kadar biliyor musun? Uyguluyor musun? Öyle bakma. Sonra da kalkmış onun adı Allah diyorsun. Sen gerçekten ucuz bir piçsin. Madem onun adını öğrendin neden hep daha iyi telefonun daha iyi araban daha iyi evin daha iyi bir eşin olsun diye uğraştın? Ben Tanrı dediğimde kızıyorsun. Belki de ben seninle aynı inancı paylaşmıyorum. Senin inancın sana benim inancım bana. Ne demek bu senle ben aynı kişiyiz. Bu iğrenç sözleri nereden çıkarıyorsun. Peki, madem aynı kişiyiz neden bunları düşünebiliyorum? Ben düşünebiliyorsam, sende düşünebiliyorsundur. Bak hiç Fight Clup’u hatırlamaya çalışma sana en başta söylüyorum bunu ama bir sorun var. Benim zihnimin derinliklerinde yatan saçma şeyler, senin içine düştüğün bu boşlukla mı alakalı yoksa daha önce hiç düşünmemiş olmanla mı? Allah’ın adını bir daha o iğrenç ağzına sakın alma bunları söz düşüneceğim. Sen de bir mektubun içinde düz yazı halinde, kendi başına yaptığın bu iki kişilik konuşmadan kimseye bahsetme…

(Beni aradığı saatler ikimiz ve herkes için hep geçti)


Odamdaki bu koku, telefonumun çalması, kulağımın çınlaması, kapımdaki sesler, perdenin ardındaki gölge hepimiz oturmuş çay içiyorduk. Birden elektrik kesildi… Tabi bu bizi hiç etkilemedi. Çünkü karanlıkta olduğumuzu söylemiştim beni iyi dinlemiyor musunuz? Sizi hiçbir şeye aldırış etmeyen soğan cücükleri! Kapa çeneni böyle başlamıyordu. Asıl sen kapa çeneni Allahsız piç. Şimdi orada otur ve sessiz dur. Bu mektubu yazdığım sürece de konuşma.

( Ot?)

 Eğer bu yazdığım mektubu okuyan birileri varsa lütfen Dünya denilen çöplüğü ve hala gelmeyen kıyameti kurtarın.

Adres; Güneş sistemi, Venüs arkası Dünya (Mavi gezegen)

Şimdi size Dünyamız hakkında biraz bilgi vereceğim;

Bu Dünya’da insanlar yalnızca bana çalışır. Ben onların kralıyım. Bu yüzden geldiğinizde ilk beni bulun. Erişmiş olduğunuzu düşündüğüm teknoloji sayesinde kâğıtta bıraktığım parmak izlerinden beni tanıyacaksınız. Size bütün bilgileri vereceğim. Bana yardım ederseniz kendinize kardeş bir ırk kazanacaksınız. Hatta daha fazlasını. Dünya üç oda pardon üç tarafı denizlerle kaplı yok öyle de değildi. Üçte ikisi sularla kaplı bir gezendir. Isıtma sistemi yani Atmosferi 7 katlıdır. Hala yeterince doğal kaynak mevcut olup Güneş’e 2 gezegen uzaklıktadır. Güneş sisteminin en güzide yerinde ay manzaralı bir geoiti kim istemez? Hem de hemen ulaşırsanız size az ayak basılmış Ay’ı da ücretsiz veriyoruz. Ücreti bana ödeyeceksiniz.

Teşekkürler.

 (Biraz ticari zekâ ve ciddiye almadığınız halde korktuğunuzu biliyorum.)

(Gözkırptım)


Neden ne olup bittiğini muştama sormuyorum ki? Ama onu Ankara Tren Garı’nda benden almışlardı. Hızlı trene binmeden önce çantamın, içinden geçtiği x-ray cihazı tepki verdiğinde güvenlik görevlisi yıllardır bu ana hazırlanmış gibi bağıra bağıra muşta kimin? Dediğinde –ananın amının. Dedim içimden. O sırada yanıma gelen polislerin bana takındığı tavırdan bahsetmeyeceğim bile. Gayet rahat ve sakin bir biçimde durumumu anlattım. Benim için taşıdığı özel anlamını bile dalga geçercesine söyledim. İkna oldular. Her şey tamamdı. O geri zekâlı güvenlik görevlisi tüm ikna olmuş haline rağmen bunu taşıma ruhsatın var mı diye sordu. Muştanın taşıma ruhsatı? Çok güzel. Şahitlerim de var; o muştayı o soru karşılığında o güvenlik görevlisine hediye ettim. Çantamı alıp trene binerken bağıra bağıra onun taşıma ruhsatı var mı? Dedim. Böyle mi olmuştu? İlker bilir.

(Bisiklet yolcuğu sırasında başka yerlere de uğrayalım?)

 İlker’e sorduğun sorunun ilk cevabı yolculuktur. Çünkü beraber yolculuk etmekten en keyif aldığım insandır kendisi. Eskişehir’i kişisel fethim sırasında yanımdaydı. Ya da İlker’in Eskişehir’i kişisel fethi sırasında ben yanındaydım bilemiyorum. Tek hatırladığım Akbank’ın şehrin konumundaki yeri. Çünkü her yeri o şekilde bulabildim. Biraz da İlker tabi. İki kişilik 9 numaralı oda ve otel sahibi Osman amca. Her şeyden önemlisi Osman amcanın Amerikan filmlerini seslendiren insanlardan daha güzel Dostum! Diyebilmesi. Aslında Dostuğm tarzı bir şeydi bu. Bugüne kadar gördüğüm en iyi muhabbet eden otel sahibiydi kendisi.

(Sevdiğin bir kız vardı hatırladın mı?)

 Şehrin elektrik tellerini gitar gibi çalan kızıl saçlı adamdan nefret ediyorum. Nefret ediyorum ve bu saatlere çok yakışıyor. Turgut Uyar gibi bir ip cambazına aklımın içinde çok ihtiyacım var. Çünkü o elektrik tellerine konan kuşlar var. O kuşlardan biri belki onun yüreğini taşıyordur. Korkutma. Hiç kimseyi. Kendini kaybettiğini anlıyorum bunu biz de yaşamıştık. Ama her şey 21 Aralık günü Şirince Köyü’nde başlamıştı unuttun mu?

(Bu o kadar da saçma değil emin olun.)
  Hadi ama dostum beni Amerikan filmlerindeki gibi konuşturma senin o lanet kıçının canı cehenneme! Neyse sorun şu ki ben kaybolmuş olabilirim bazı şeyleri hatırlamıyor olabilirim ancak o gün kıyamet kopmadığını biliyorum. Yetti artık sohbete gel;

B- Merhaba Bay Hiçkimse. Hangi yıldayız? Bugün günlerden ne?
A-Bak inan bunları bilmiyorum ama o gün kıyamet kopmadı. Arkadaşlarla sabaha kadar dut şarabı içtik. En son bir izdiham yaşanıyordu. Ama göktaşı ya da söyledikleri gibi sel falan yoktu ortalarda. Şeyimi çıkarıp o ağaç dibine işediğim sırada film koptu bende. Hatta ben insanlarla buna inandıkları için dalga geçmek ve bu anları kameraya almak üzere orada bulunuyordum.
B-Ne güzel Braveheart. Neden aralarda İngilizce konuştuğumu sormadın? Sen Türkçe cümlelerin arasına İngilizce sözcüklerin girmesinden iğrenirdin. Ne oldu?
A-Merak etmiyorum.
B-Tabi etmezsin. Saçma sapan da olsa insanların inandığı şeylerle dalga geçtin. Soran insanlara İngilizcemi ilerletmek için oraya gidiyorum dedin. Orada bulunanların yarısından fazlası turistti.
A-İnsan mı öldürdüm? Birinin kafasında şişe mi kırdım? Nedir bu neler oluyor anlayamıyorum.
B-Sen kendi kıyametini yarattın genç adam. İnanmadığın, inananlarla dalga geçtiğin bu kıyameti sen yarattın. Mutlu musun?
A-Burası hiçbir yer. Sonsuz bir boşluk. Burasından nefret ediyorum.
B-Kıyametine hoş geldin. En zoru da nedir bilir misin? İçindeki bu saçma anlamsız belki de sana bile ait olmayan bu ses. Bu boşlukta ondan başka arkadaşın yok.
A-Ne demek sana bile ait olmayan. Kendi iç sesimle konuşuyorum sanıyordum.
B-Kindi iç sisimle kinişiyirim siniyirdim. Tişikkirler sipirmin.
A-Sen ne diyorsun lan kiminle konuştuğunu sanıyorsun.
B-Ah küçüklüğünden habersiz büyük dostum. Seni yalnız bırakıyorum. Cevapsız kal ve sessizliğin ortasında bana yalvardığında belki geri dönerim.

(Buradan sonrasını katırlarla devam edeceğiz.)

 Ölüm olmasa ne yapardık? En büyük cevapları öldüğümüzde bulacağımızı düşünüyorum. Bu arada ben iç ses. Ve bu arada bu uzun yazıyı yazan her kimse bölümlere ayıramadı ya harbiden helal olsun. Geri zekâlı. Mesele şu; Yaratıcı, Dünya’da yaşadığımız süreyi bizim boyutlarımız arasında düşündüğümüzde, en önemsiz zaman dilimi olarak görüyorsa? Daha doğrusu biz işin ciddiyetini anlayamıyorsak? Size din dersi verecek değilim henüz asıl soruyla karşılaşmadınız. Her şeyimiz dediğimiz bütün değerlerimizin içine katıldığı yaşam yalnızca bir sorunun cevabını bulmamız için Yaratıcı tarafından tasarlandıysa? Öğretmeniniz tarafından size sorulan bir sorunun cevabını öğretmenizin dolabından çalmak isteseniz ve yakalanmanız garanti olsa o cevabı çalar mıydınız? Yakalandığınız takdirde o öğretmen size ceza vermez miydi? Evet, işte mesele bu; intihar... İntihar belki de verdiğim bu örnek yüzünden tüm dinler için yasak. Bilemiyorum. Mr. Nobody’nin gerzek fikirlerine başvuracağım ama kendimi biraz ağırdan satacağım. Ülkeyi satanlara alıştık ama bu adam, bildiğin Dünya’yı satmaya kalktı.

(Cevabı bilmiyorum, bilmek isteyen intihar edebilir. Tabi öğretmenden korkmuyorsanız)

 Şey. Orada mısın? Ben Mr. Nobody. Tamam, eşeklik ettim özür dilerim. Ne olur affet. Çok yalnızım. Sesimi duyan var mı? Yorulmuyorum. Susamıyorum. Sıkılıyorum. Bu iğrenç ve dayanılmaz bir durum. Sesimi duyan var mı? Orada kimse var mı? Ses. Neredesin. Ne olur çık. Ses?

(Devam Edecek)

Ali Özmen.

7 Ağustos 2012 Salı

Soyka - Telefon Görüşmesi



-TELEFON GÖRÜŞMESİ-

Bitmek üzere olan sigarayı yere attığı anda cebinden bir sigara daha çıkardı. Yaklaşık bir saattir yürümenin yanında artık hiç bir şey hissetmiyor gibiydi, yorgunluğu ve uykusuzluğu hatta vücudunu hissetmiyordu. Tam sigarayı yakacağı sırada, burnundan akan sıvıyı refleks olarak elinin dış kısmıyla sildi. Sigarasını tekrar yakmayı denerken burnuna dolan sıvıyı tekrar hissetti. O an gözü, elinin dış kısmındaki kırmızı sıvıya takıldı. Burnu kanıyordu. Burnu hep kanıyordu artık buna alışmıştı ancak son bir haftadır bu çok sık oluyordu. Cebinden, kurumuş kan lekesinden rengi belli olmayan mendilini çıkardı ve burnunu sildi. Artık eve dönmeliydi. Diğer cebinden telefonunu çıkardı, unutmadığı tek telefon numarasını tuşladı. Karşıdaki telefon çaldığı sırada çıkan o sesi sonsuza kadar devam edecekmiş gibi dinliyordu. Sanki sonsuza kadar devam etse usanmadan dinleyecekti. Bu sırada burnundaki mendili unutmuştu ve sigarasını tekrar yakmak istedi. Sigarasız kaldığı çok zaman olduğunu fakat elindeki sigarayı yakmak için ilk defa bu kadar çaba harcadığını düşündü bir an. Burnundaki mendili çıkardı ve çöpe attı. Sigarasını yaktı, çektiği ilk nefeste ona uçurum olan, uçurumu andıran o sesi duydu. “Alo” diyordu. Burnundan ağzına süzülen kan ve kanın, ona çok şey hatırlatan tadından dolayı bir süre konuşamadı. Yeni kullanmaya başladığı numara yüzünden karşısındaki onu tanıyamazdı. Diliyle dudaklarındaki kanı sıyırıp yere tükürdü ve konuşmaya çalıştı;

A-Destina.
B-Evet benim. Siz kimsiniz?
A-Sana olan nefretimi eksiltmemeye çalışıyorum.
B-Neden bu kadar bekledin piç kurusu?
A-Gururumu tekrar yendim.
B-Senin gururunun amına koyayım. Son aradığında fark etmiştim geç arayacağını ama bu kez çok fazla oldu. Merhaba salak, seni çok özledim.
A-“Merhaba salak”, bu iki kelimeyi özlemişim.
B-Beni özleme zaten.
A-Neden bilmiyorum ama en zor zamanımda, en yalnız kaldığım zamanda seni arıyorum. Sevgilimi arayabilirim. Onlarca dostum var onlarla dertleşebilirim. Yanına gidersem annem de dinler beni ama ben seni arıyorum. Neden?
B-Hala aynısın. Ben de öyleyim. Bana olan nefretin ne zaman geçer? Bir zamanı var mı bekleyebileceğim?
A-Sen beni bekleme.
B-Bazen aklıma geliyorsun sana çok küfrediyorum. Etrafta hiçbir izin yokken bunu nasıl başarıyorsun?
A-Soru cevap yapmaya devam edeceksek telefonla görüşme hakkımı falan kullanmak istiyorum.
B-Esprilerine sokayım Ali, neden bu kadar geç hatırlıyorsun beni? Ben sana hala bir adım uzaktayken sen neden artık ayda yılda bir telefon görüşmesine sığdırıyorsun beni? Senden de özleminden de hatta nefretinden de bıkmayacağım piç kurusu. Seni seviyorum.
A-Belki de sadece egomu tatmin etmek için arıyorum seni.
B-Sen beni özlüyorsun. Hem de kendine bile söyleyemeyeceğin kadar.
A-Özlesem ne değişecek ki bu saatte.
B-Sen istedikten sonra her şey değişir.
A-Neden hep geç saatlerde konuşuyoruz? Erotik bir muhabbetimiz de yok gece yarısından önce çok nadir konuşmuşuzdur.
B-Aradığımda açmamanla alakalı olabilir mi? Aylarca senden tek bir haber almadan beklediğimi biliyor musun?
A-Yeter. Artık soru yok. Ben senden nefret ediyorum.
B-Neden lütfen söyle neden?
A-Bilmiyorum. En son neden nefret etmiştim?
B-Her aradığında başka bir şeyden dolayı benden nefret ettiğini söylüyorsun ve sonra bu gereksiz şeyleri unutuyorsun.
A-O yüzden diyorum ya, tek yapmaya çalıştığım sana olan nefretimi taze tutmak.
B-Yapma Ali, lütfen artık yapma bana bunu.
A-Seni özledim.
B-Sigaraya tekrar mı başladın sen?
A-Nereden anladın?
B-Ben aptal mıyım? Hayvan gibi ciğerlerine çekiyorsun dumanı…

Telefonu kapatıp cebine koydu. Hiçbir şey düşünmüyordu. Telefonu neden yüzüne kapattı, bilmiyordu. Telefonu kapattıktan sonra onun ne söylediğini hiç düşünmedi. Kan kokusundan nefret ediyordu ve sanki tüm şehir kan kokuyordu.


Ali Özmen. // Soyka //
-Görmüyor musun? Seninle ilgilenmiyor. Mutsuz olacağın bir sevdanın peşinden gitme. 
+Sen de söyledin bak, “sevda” dedin. 
-Sen böyle değildin, gözün iyice kör olmuş. Kız seninle ilgilenmiyor bile. 
+Olsun, ben de şiir yazarım. 
-Ne faydası olacak? 
+Şu an yaptığının ne faydası olacak? 
-Ben sadece acı çekme, üzülme istiyorum. 
+Ben de onu gördüğümden beri onun için acı çekmek, üzülmek istiyorum. 
-Peki ya ben? 
+Ne olmuş sana? 
-Beni gördüğünden beri ne hissediyorsun? 
+Sen iyi bir kızsın senin üzülmeni istemem. 
-Ama beni sadece sen üzüyorsun. 
+Anlamadım. 
-Boşver. 


 Ali Özmen.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Kaybettiğim Muştam ve Sen

Bir siyah renk darıldı hiç bilmediğim şehirlerin telefon görüşmelerinde Seni özledim diyordu, beni babam bile özlemiyordu bu aralar Bir gece bir otel odasının sessizliğine eğilip yavaşça yağıyordu Tam o sırada sokaktan geçen tüyleri sokağın bakımsızlığına hiç yakışmayan Belki de hiç kimseyi koşturamayan avare bir köpeğin çıkardığı soluk sesi Arkadaşlar gidiyordu, arkadaşlar geliyordu Sanki hiç bitmeyecekti bu Biraz da cinselliği andırıyordu Ne kadar uzun gidip gelirsen, gidip gelirse sevdiklerin Başka çaresi yok gibiydi biraz da adamdık ya hani yakışmıyordu kaybetmek Sonra dehlizler içinde kaybolan anahtarlar Tıpkı ilk aşklar gibi söylenemeyen Gitme diyemeyecek kadar çocuktuk ya hani Birden bire ortaya çıkan kadınlar bizlere adamlığımızı hatırlatan Belki de unutturan gururumuzu Oysa en başta ne güzeldi onu unutmak Unutmanın bile güzel olduğu memleketler bildim ben Sonra hiç unutamadığım evlerin yanından geçtim hep Sizler hediyelerinizi hatta anılarınızı pahalı ve küçük kutulara sığdırmaya çalışırken Ben şehrin meydanlarına sığdıramıyordum, boş sokaklar ve ışığı hala sönmeyen o evin önünden Geçerken hissediyordum Dünya asla geriye dönmüyordu Öyle demişlerdi bize küçükken "Dünya dönüyor aslanım, Dünya dönüyor umudunu kaybetme" Ama nereye dönüyor söylemedi hiç kimse O gözler yine ardına dönüp bir kez olsun bana bakabiliyor mu? Annem geriye dönebiliyor mu? Dünya ne zaman ve nereye dönüyor? Hepsi bir muallak tek gerçek var Dünya geriye dönmüyordu Bir kadın vardı yol boyunca aklımdan çıkmayan Sadece yola çıktığım zaman aklıma boca olunan hisleri Sindiremiyordum belki de Yola çıkmak ve onun arasında büyük bir bağ olmalıydı Oysa bir kez olsun sevişememiştik Yol bitmiyordu, aklım karışacak gibi Yol bitince her şey bitmiş oluyordu Uzak memleketler bildim ben Gözyaşlarına hiç dayanamadığım bir teni, tenimde Yakarken hissettim bunu Çok uzak hayalleri yaşadım hoyratça Bir gün uyanıp kahvaltı masasından düşecek gibi oldum Düşmedim Kahvaltı masasından düşseydim eğer Boşa yaşamış sayardım kendimi Çünkü hiç kahvaltı edemedik seninle Oradan düşseydim gerçekten Birlikte oturamadığımız tüm masalara binaen Apartman ormanlarının arasında kaybedecektim kelimelerimi Bir daha okunmayacak hale gelecekti cümlelerim ki fazla uzak sayılmam Olsun Bilmediğim bir şehrin göğsünde unuttuğum Hiç bilmediğim bir parçamsın sen İstediğin kadar küfret istersen... Ali Özmen.

26 Nisan 2012 Perşembe

Son çalan parçayı biliyordum!


Bir savaşın orta yerinde küçük bir kızın saçlarını kazıyor annesi, babası ağlıyor. Usturanın ucundaki jilet mi şerefsiz yoksa insan mı? Kız neden ağlamıyor ki? O çok mu büyümüş hiç bilmediği insanların gözlerinde, topraklarını bırakın, oturduğu ev çok mu büyük ki okyanuslar aşarak geliyor ona sahip olmaya çalışan insanlar? Bilmiyor. Bir çocuk çikolata yiyemediği için ağlıyor, babası ona “bir gün çikolata yiyebildiğin için ağlayacaksın” diyor. Belki de öyle bir günün hiç gelemeyeceğini bile bile. Çocuk susup anlamaya çalışıyor ama anlayamıyor. “Çikolata yesem niye ağlayayım ki? Hem eskiden daha sessizdi buralar, şimdi neden böyle oldu?” Baba, sanki binlerce soruyu aynı anda duymuş gibi binlerce cevap geçirdi kafasından. Hepsine de verecek bir cevabı vardı üstelik bir süre sustu “geçen sene işten dönerken sana hep çikolata getiriyordum ya işte o çikolataları sadece kendi çocukları yesin istiyorlar.” Dedi. Çocuk kırılgan bir sesle ve tüm heyecanıyla bağırdı “ama bu haksızlık” diye.
Baba elindeki silahı biraz daha kavrayıp “evet bu haksızlık” dedi. Birkaç ailenin saklandığı izbe ve öncesinde bombalandığı için güvenli sayılan ev ayakta zor duruyor gittikçe yaklaşan silah ve bomba sesleri o evin içindeki herkesi daha çok düşündürüyordu. “Sana anlatmayacağımı söyledim bir gün saçlarını neden kazıdığımızı da anlayacaksın.” Dedi baba. Küçük kız bir daha hiç konuşmayacakmış gibi sustu. Yerdeki molozların arasından küçük anteni belli olan pilli bir radyo gördü baba. Hemen onu alıp temizledi ve kızına dönüp “bunu hatırlıyor musun?” Dedi. Küçük kız gülümsedi henüz beş yaşında olmasına rağmen çıkardığı tam ve vurgulu ses tonuyla tüm Dünya’nın pisliğine göğüs gerercesine gülümsedi. “Müzik kutusu” dedi. Baba, dört aylık oğlunu kaybettiğinden iki hafta sonra ilk kez tebessüm etti. Hemen bir radyo frekansı aramaya başladı. Bulduğunda mahalleye giren tank, yeri sarsıyor ve silah sesleri artık saklanacak bir yer kalmadığını anlatıyordu. Baba radyoyu son ses açtı. O izbe evin içindeki tüm anneler içleri kan ağlasa da o an gülümsemeye başladı. Çocuklar da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor onlar da biraz biraz o gülümsemelere, tebessümle karşılık veriyorlardı. Toplam altı yetişkin erkeğin üçünde silah vardı. Hepsi ayağa kalktı. Onlar da gülümsemeye başladı. Küçük kız belki de bir şeyleri hissetmiş olacak ki babasının yanına koşup ona sarıldı. Babası ona sarılırken kulağına neden saçlarımı kestin baba? Dedi.
Baba sanki yaşanabilecek tüm ölüm hallerini aynı anda yaşıyordu. “Sana kötü bir şey yapmalarını istemedim. Eğer ki onlar gelmeseydi ben gidecektim” dedi.  Ama saçlarım çok güzeldi değil mi baba, sen hep öyle söylerdin.” derken evin onlarca girilebilecek açıklığı olmasına karşın tüm umutları yıkarcasına ayakta duran tek kapı, bir askerin tekmesiyle yıkıldı. Oradaki herkes biliyordu kadınlara ve çocuklara ne yapıldığını. Erkeklere yapılan işkenceleri çocuklar hariç herkes duyup anlamıştı. İnsanlardan zorla alınan organları hatta o askerlerin bazılarının çocukların kararan hayatlarını birkaç kez daha kararttığını herkes biliyordu. Ve daha anlatılamayacak kötü şeylerin olduğu bir yerde tek suçlarının yaşamak olduğunu herkes biliyordu. Bunu belki de çocuklar bile anlamıştı.  Kapıdan giren askeri vurduktan sonra ağlamaya başlayan baba, korkudan ve sesten donup kalan küçük kızını annesinin kucağına verdi. Birkaç adım geri çekildi. Çalan radyonun, bazı çocukların yüzünde donup kalan korku ve bundan bir iki dakika önce çehrelerinden hiç düşmeyecekmiş gibi duran tebessümün karıştığı o an, o kahrolası, o insanlığın yüz karası an, baba otomatik tüfeğini kadın ve çocuklara doğrultup ateş etmeye başladı. Yanındaki adamların yapabildiği tek şey izlemek oldu üstelik onlarda babaydı onların da eşleri ve çocukları kurşunların hedefiydi. Ancak o kırılan anda akıllarına gelen tek şey yaşasalardı bizden sonra çok işkence görürler mi? Sorusuydu. Çok azap çeker miydi yaşasa o küçük kız? Hepsi biliyordu evet çok daha kötü şeyler görürlerdi. Ama kimsenin yapabileceği bir şey yoktu belki de. Diğer askerler eve ateş açmaya başlamışlardı. İçeri giren bir el bombasını fark eden diğer bir adam onu alıp dışarıya doğru koşturmaya başladı. Onların tam üstüne atacaktı belki ama elinde patladı. Sağ göğüs kafesi ve sağ kolu artık yoktu. Birkaç saniye sonra da üzerinde taşıdığı kırmızı sıvı yere boca oldu. Canını orada bıraktı. Tank namlusunu eve doğru çevirmeye başladığı an içerideki herkes o sesi duyabiliyordu. Tüm kurşunları bitene dek çatışmışlardı. Yerdeki taşlardan başka hiçbir şey yoktu savaşabilecekleri. Radyo hala çalıyordu. Silah seslerinden dolayı duymak çok zordu ama gerçekten duymak istersen duyabiliyordun.  

  Uzaklardan yükselen toz bulutuna bakan küçük çocuk baba orada ne oldu? dedi.  O kadar zor sorulardı ki bunlar her biri beyne sıkılan bir kurşunu andırıyordu. Baba oğluna bakıp “hani senin oynadığın o patlayan oyuncaklar vardı ya neydi onun adı?” dedi. Çocuk “Torpil mi?” diye cevap verdi. Baba kendinden emin bir halde “Evet, işte yaramaz çocuklar oyun oynuyorken yanlışlıkla onları patlattılar.” Dedi. Çocuk heyecan ve şaşkınlıkla hepsini mi patlattılar? Deyiverdi. Baba “hepsini patlattılar” dedi. Çocuk “Ben hiç yaramazlık yapmayacağım baba” derken derinlerden o bombanın patladığı yerden dikkatli dinlediğinizde duyabileceğiniz belki de tüm dünyanın duyması gereken, pilli küçük bir radyo çalıyordu. Tüm dünyaya inat tüm savaşlara tüm düşüncelere inat o küçük radyo orada molozların arasında çalıyordu. Ben mi? Orada değildim ama radyoda çalan son parçayı biliyordum.

Ali Özmen.

Amel Mathlouthi-Naci en Palestina - http://www.youtube.com/watch?v=koMXfPf4ulA&feature=colike



21 Mart 2012 Çarşamba

Dudakları Dikilmiş bir kadındı; Gururumuz



En büyük yanlışımızdı; dudak payı bırakmamak, hayatlarımızda. Kim bilir?




Belki de senin bırakmadığın pay benimdi. Neşe arkası gözyaşlarımızın siniri bozuktu biliyorum. İtimadım da sonsuzdur içmeden seviştiğim herkese. Velhasıl dudakları dikilmiş bir kadındı gururumuz. Bırak ikimizi, onun için bile zordu.


Parmaklarına oje sürmekten utanmazdı, karşımda. "Niye utanayım ki?" derdi, dudakları dikilmiş kadın. Çok güzeldi ama inan bir kez olsun bakmadım o gözle. Hatta kızardım. Gece boyu ıslık çalardı. Uyku tutmazdı içine girdiği gecelerin. Devrik cümlelere tapardı. Tek inandığı seni bir daha sevemeyecek olmamdı. Ama yanıldı, bir bir düşerken ıslıkları. Sonraları sarardı. Odamın bir köşesinde her akşam beni karşılardı, resminin tam önünde. Öpüşmek istediği dudakları bile morardı. Bir gün ölmek üzere olduğunu anlattı. Aklımda senin olduğunu bile bile dönmek istedi yokluğuna. Kafam almadı, sonra bir daha hiç uğramadı.

Ucundan ısırılmış gecelerde kaldı, kırılmış umutlarımın kırıntıları. Ve yine bir çok şiirde olduğu gibi yağmur yağdı. Ben sırılsıklam boğuluyordum senin eksi yönünde. Nefesim kesildi, öksürmeye başladım. Dizlerimi yere birden bırakmışım. Hala ağrıyor. Sonra birden yok oldum kaldırımlarda, nefes nefese. Seni tekrar buldum.
Hatırlar mısın?
Biraz sen içerken benden, ben gözlerinin dibini buldum. Fazlası zarar, "o son bakışından çok utandım" dediğin sırada sana çok bağlandım.

Geceye atfedilen tüm ritüellerden sıyrıl ve gel. Belki yeniden inanırız beraber.

Ali Özmen.

17 Mart 2012 Cumartesi

Bir nefes gibi geri çekildim.



Uzak bir şehir gibiydi ruhum, yokluğundan mıdır bilinmez, ona ulaşmaya çalışan ne kadar da çok insan vardı. Yalnızca o farklıydı. Bir gün bir fotoğraf yüksekliğinden bakıyordum geceye ve irkildim. Bir nefes gibi geri çekildim. Sanki gözleri vardı gidişinin. Baktığım her yerden bana bakıyordu. Gece, sıkılan bir kurşundu ruhuma ve ben bir adım bile kaçamıyordum. Öylece durdum. Aynada bir adam gördüm ve ben değildim. Benim aynamda bir başka bir adamın ne işi var?! Bağırdım; “yavşak” dedim. “Sen kimsin?” Çünkü çok korkmuştum. Bir daha baktım, bir daha ve bir daha baktım, kimse yoktu. Uyuyamadım. Ben uyuyamadığım kadar uzandım sana, şiirler kadar kısaldım. Sabah gibiydi seni hatırlamak, sana başlamak. Seni unutamamak ise biraz ölümdü. Biraz yaşamak. Ama öyle sandığın gibi değil, bir toplama kampının orta yerindeki bir çocuk, ne kadar güzel yaşayabiliyorsa. Kurumuş bir çiçeği sıktım avucumda, bıraktım ve rüzgâra karıştı. Utandım daha sonra, ben ne yapmıştım? Etrafımda bu kadar çok insan varken neden bu kadar yalnızdım? Duvardaki saate baktım. Sanki saniyeler yavaşlıyordu, sanki baktığım her an bir saniyelik zaman dilimi içerisinde o çubuğun ilerlemesiyle çıkan “tık” sesi bir öncekinden daha yavaştı. “Hazırlanın, ruhumun tahliyesine başlıyoruz.” Diye bağırdım. Bende gülmeye başladım böylece. Saate yeniden baktım, başka bir adam daha! “Olamaz, olamaz, olamaz!” Sanırım kafayı yiyorum ve sanırım kızaran yüzüme hatta yükselen ateşime bakılırsa bu hiç de çiğ çiğ olmayacak. Bir piyano sesi yankılandı odamda. Küfrettim. Çünkü hiç beklemiyordum bu sesi. Telefondan gelen bir mesaj sesiydi. İnsan beklemediği ses bir piyano sesi bile olsa küfredebiliyor bunun fazlalığı küçük bir etken. Saçmalamaya da başladığıma göre sanırım artık uyumalıydım.

Kısaca diyorum ki;

O kadının gözlerinden sonra her şey rengini kaybetti. Uykusuzluğum bile önemini kaybetmiş bir plasebo etkisi.

Ali Özmen.

15 Mart 2012 Perşembe

Esmer Noktalı Virgül


Küçük orospu, büyük orospudan daha değerlidir. Bunu benden başka kimse size söylemez. Ben, bir tükenmez kalemin içine sıkışmış, düşünebilen, konuşabilen ve hatta küfredebilen basit bir virüsten fazlası değilim. Sıvıyım, mürekkebim. Esmer bir kadının ellerindeyim. Aslında onun ruhuna akmak isterdim. Belki biraz da vücuduna, hatta yanaklarından, dudaklarına süzülmek isterdim. Bir sonraki noktayı, popüler kültüre küfredip, popüler kültürün dansözü olmak isteyen piç kurularına koyuyorum. Dans edin piç kuruları, çünkü değerlerinizle çok basitsiniz.

Kadının ellerinde ısınmaktan bildiğim daha iyi bir şey varsa onun ellerine akmak. Ahmak bir adam olduğumu biliyorum ama bazen kendini durdurmak imkânsızdır. Onun ellerine akıyorum, derisine işliyorum ve bazen kadın, parmağını isteyerek ya da istemeyerek kâğıda bastırıyor. Parmak izine kuruyabilirim. Keşke bedenim ona yazılmış, ucu yanık bir mektup olsaydı. Kimin yazdığı sikimde değil. Bana nasıl baktığı önemli. Bir sonraki virgülü, tüm mektup yazan insanlara bir tebessüm eşliğinde koyuyorum.

Benim mürekkebim ile saçma sapan, yeni bir din yazılabilirdi. Yeni bir şarkı, yeni bir şiir, yeni bir yasa hatta yeni bir roman bile yazılabilirdi. Eğer kalemi tutan ben olsaydım. Ama bu kadın beni sadece imzası için kullanıyor. Onu yine de çok seviyorum. Bazen aşk denilen bok bu kadar anlamsız olabiliyor. O beni sadece kendisi için kullanıyor ama ben onu seviyorum. Bir sonraki ünlemi, kendisine aşık olan bir adamı kullanan tüm kaltaklara koyuyorum, beni tutan hariç!

Duygusuz bir adam olsaydım diyorum bazen, duymasaydım bazı şeyleri hatta insanlara bu kadar tebessüm etmeseydim. Şu anda kalem benim ellerimde olsa başka bir hikâye yazardım. Bir de Allah’ı düşünün. Milyarlarca hikâyeyi usanmadan yazmış. Kimi kötü, kimi iğrenç derecede güzel, peki ya hiç yazmasaydı? Ben bir insan olsaydım hiç yazılmamayı, en kötü hikâyeye tercih ederdim. Ama yine de çok pişman sayılmam. Âşık olduğum bir kadının ellerinde, bir kalemin içindeki mürekkebim. Bana, “adına bakma, sen de tükeneceksin” diyenleri anlamıyorum. Bir sonraki noktalı virgülü bana tükeneceksin diyen orospu çocuklarına koyuyorum; ben tükenmez bir kalemim!

Bu bir başkaldırıdan çok daha fazlası, bir tepkinin temel harcı, bir şarkının başladığı andır. Nefesinizi tutup arkanıza yaslanın ve dünya denilen sahnede ne kadar porno yıldızı olabileceğini tahmin edin. İnanın tahmin ettiğinizden çok daha fazla… Bir sonraki boşluğu ruhuma bırakıyorum.


A-Bak yeni bir fotoğraf makinesi aldım.
B-İçinde bir resmimiz olmalı.
A-İçinde son bir resmimiz olmalı!
B-Şu saçma imalarından vazgeç, kafanın içindeki tümör geçecek, iyileşeceksin.
A-Ya iyileşecek kadar vaktim yoksa?
B-Yeter artık şu an konuşmak istemiyorum, sadece ikimizin içinde olduğu bir fotoğraf çekilmek istiyorum.
A-Hadi, bir fotoğraflık özlem çekiyoruz;
B-Seni hep seveceğim.
A-“Neden ölene kadar” demedin?
B-Anlamadım.
A-Hani klasiktir, “seni ölene kadar seveceğim” derler, sen neden öyle demedin?
B-Ben seni hep seveceğim ve çok uzun zaman ölmeyeceksin.
A- Ben çok kısa bir süre sonra öleceğim, buna hazır ol.
B-Ne zaman büyüyeceksin?
A-Öldüğüm zaman.
B-Öleceğinden artık gülerek bahsediyorsun.
A-Haklısın, intihar ederken biraz tebessüm bizi hep küçük kılar. Yaşlandığı belli olmasın diye yüzüne saçma sapan şeyleri süren bendim zaten!
B-Şu boynundakini biraz daha sık ve mümkünse bir aptal gibi gülmeyi de bırak.
A-Böyle iyi mi?
B- Aslında yanımda olduğun sürece, böyle iyi…
A-Bakayım, kalemin güzelmiş.

Ali Özmen. 


6 Mart 2012 Salı

İT DALAŞI




İçeri girdiğimde bileklerini ovuyordu, beni görünce birden kendini toparladı. Duvarda duran eski bir çerçevenin kenarına sıkıştırılmış, siyah-beyaz resme gözüm takıldı. Üzerinde birkaç damla kurumuş kan lekesi bana iki şey hatırlattı. Biri çocukken yediğim dayakları diğeri ise öldürdüğüm köpeğin kafasından akan kanı. Ancak beni tedirgin eden evin içindeki kimyasal ve gübre kokusuydu. Bana baktı konuşmadan önce bir yudum su içti.
A-Geç kaldın.
B-Beni neden çağırdın tekerlekli sandalyen mi bozuldu? Ahahaha. Hayırdır köpeğinin son sözlerini mi anlatayım sana? Hav hav hav.
A-Biraz konuşmak istiyorum adam gibi dinleyecek misin?
B-Tamam tamam, uzatma birazdan devriyem var.
A-Çocukken her akşam aynı rüyayı görürdüm. Işıklarda bekleyen onlarca kişiyle beraber yolun karşısına geçmek için beklerdim. Bir gün rüyamın içinde bir değişiklik yapıp herkesin beklediği sırada koşarak karşıya geçmek istedim. Kolum kırıldı ve omurgalarımda hasar vardı. İki ay hastanede yattım. Bu yüzden belimden aşağısı tutmuyor.
B-Rüyada olan bir şeyden bahsetmiyor muydun?
A-Tanrı bana çocukken bir oyun oynadı. En kötüsü de bir daha hiç rüya görmedim.
B- Nasıl yani, anlamadım?
A-Okuldan eve dönerken her akşam gördüğüm rüyada ezberlediğim her şey oluyordu. Herkes gibi ışıklarda beklemeye başlamıştım. O yaşlı adamın şapkası bile aynıydı. İlk defa bana gülümsediğinde bende bu rüyayı değiştirmeye karar vermiştim. Rüya değilmiş.
B-Sakat olduğunu biliyordum ama sen aynı zamanda salakmışsın.
A-Biliyor musun komiser boş zamanlarımı değerlendirmeyi çok seviyorum ben. Mesela kapının arkasına, çekmecelere ve oturduğun sandalyenin altına bak.
B-Bunlar ne amına koyduğumun gerizekalısı?
A-Bombayı bile bilmeyen bir komiserin bu ülkeye ne gibi bir faydası olur?
B-Bak seninle şu mahkeme yüzünden aramız biraz açık olabilir ama şu bomba olayı nedir hemen anlat düzgünce sana yardım ederim.
A-Önce sen sor bakalım ne kadar yaratıcısın.
B-Bomba yapmayı nereden öğrendin?
A-Abim bomba uzmanıydı ve bana bildiği tek şeyi öğretti.
B-Geçen gün tadilatta olan okulu sen mi patlattın?
A-Kısmen evet.
B-Peki neden boş okulu patlattın ve bu durumda bunu nasıl yaptın?
A-Okulu patlatmak isteseydim şu anda ayakta olmazdı, ben tek bir sınıfı patlattım.
B-Neden?
A-Çocukken benim sakat olduğuma inanmayan ve benimle dalga geçen piç kuruları yüzünden her sabah o sınıfta ağlardım.
B-Bunu engelleyecek bir öğretmenin yok muydu?
A-Benim bir deli olduğumu düşünüyordu.
B-Pek haksız sayılmazmış. Bombayı sınıfa nasıl götürdün?
A-Mahalledeki bir çocuğa oraya bırakması için verdim. Okul zaten tadilattaydı ve işçilerin mesaisi bitmişti. Çocuğa, çantayı oraya bırakması ve inşaatta birileri varsa dışarı çıkarıp yanıma gelmesi karşılığında istediği kadar bilgisayar oyunu alacağımı söyledim.
B-Aldın mı?
A-İstersen kendisine sor şu anda yeni bir çantayla beraber sizin eve gidiyor.
B-Neden inanayım?
A-Çünkü bacakların hala tutuyor ve evde erkek kardeşin ile sevgilisi yiyişiyor. En önemlisi de ne biliyor musun? O kurşunu köpeğime değil, kendi kafana sıkmalıydın.
B-Bir köpekten bahsediyorsun sakat herif, köpeğe karşılık insan canı mı?
A-Seni pencereden izliyordum, bahçeye girdin köpeği sevmeye başladın ve onu kapının önüne kadar getirdin. Sonra kafasına ateş ettin. Bana tek bir neden söyle?
B-Çok havlıyordu geceleri uyuyamıyordum.
A-Peki neden mahkemede, “bana havlamaya başladı, üzerime saldıracakken panikledim ve ateş ettim” dedin?
B-Sana istediğin kadar köpek alırım.
A-O benim ilk ve son köpeğimdi, babamın ölmeden önce bana emanet ettiği tek canlı varlıktı. Senin babanın da geçen yıl ölmeden önce sana emanet ettiği tek canlı varlık erkek kardeşin değil mi?
B-Yapamazsın, üst katta bebeği olan bir aile var.
A-Dün bayram için memleketlerine gittiler.
B-Kaldır ellerini yoksa beynini paramparça ederim. Hiç acımam sıkarım.
A-Şu elimdekiler ne biliyor musun? Biri senin evi patlatacak bomba diğeri de şu anda bulunduğumuz oda da en az beş metre derinliğinde çukur açacak olan bomba. Çocuk çantayı sizin kapının önüne koyup çoktan uzaklaşmıştır ve emin ol o çantada kardeşini öldürecek kadar bomba var. Şimdi karar ver. Kafama mı sıkacaksın? Eğer iyi nişancıysan sağ elime sıkıp kardeşini mi kurtaracaksın? Yoksa sol elime sıkıp kendini mi kurtaracaksın?
B-Tamam, tamam sakin ol kan akmadan bu işi bitiremeyecek miyiz?
A-Tek yolu var.
...


(Devamı var)

Ali Özmen./Senaryo çalışmaları

1 Kasım 2011 Salı

Konu Bütünsüzlüğü...




Beynimi şişiren radyoaktif dalgalardan sıkıldım.Ruhuma basınç yapan boş kahkahaların alayına küfrü basıyorum. Ben bugün ciğerlerime hain bir tuzak kurdum. Dumanla haberleşebilirdim aslında ama kapıyı çarptım da çıktım kabilemden.Kabile demişken Dunsburo kabilesinden değilim.Olmak ister miydim bilmiyorum. Kapının kolunun bir tarafı sıcak diğer tarafı soğuktu. Sıcak, soguktan daha derine işlerken ellerim soğuyordu sensizlikte. Ben böyle durumlara yaklaştığımda susmak zorundaydım. Birazdan ruhumun mesaj hakkı bitiyor bu yüzden asılıyorum kaleme;

Olabildiğince hızlı yürüyorum. Koşuyorum aslında. Neden bana her dik bakana daha dik bakmak zorunda hissediyorum kendimi bilmiyorum. Ama üç adet yapılı, gözlerindeki ışığa tecavüz edilmiş adamın üstüme çullanması an meselesi. Bendeki deli cesareti. Bilmiyorum bir gün aklım başıma gelir mi? Gelse de ben başından kaybeder miyim girmediğim savaşları?


Konu bütünlüğü olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Hayat konu bütünlüğünden ibaret. Doğduysan ölmeye mahkumsun. Seni yazmaya başlarlar ve nokta koyarlar. O yüzden konu bütünlüğünden uzak durmaya çalışıyorum şu anda. Yanıbaşımdaki çayı henüz dört dakika önce aldım. Soğudu şerefsiz. Ulan hava soğuk ben aklıma takılan kelime öbeklerini satırlara dökmeye çalışıyorum. Bundan ne bir çıkarım var ne de piyasa yapmaya çalışıyorum. Bu bir bağımlılık. Keyif verici herhangi bir madde gibi...

Denize şarkı söylemeyi özlemişim. Yanımda üç adam var. Adamdan saymadığım bir de köpek. Şişman köpek. İnanılmaz tatlı ama saldırırsa canını yakarım. Çünkü her an tetikte olmayı bana sen öğrettin. Hiç beklemediğim anda 'sırtından' vurdun gidişinle. Denize bağıra bağıra beraber şarkı söylediğim her adam benim için değerlidir. Ellerimizdeki sigara geceden daha sıcak bu kesin. Deniz aynı ses tonuyla karşılık veriyor. Detone ve hiçbir ses eğitimi almamış. Ama bu sesi seviyorum.


Düşündüm de 'seni seviyorum' kelimesini çok fazla tükettim boş ellerde. Ulan bazen çok yavşak bir herif olabiliyorum. Ama hatalarımdan ders çıkarmayı da biliyorum en klişesinden. Bu yüzden beni sevdiklerini söylüyor bazıları... Sevdiklerim de var muhakkak...


Burası ilk durak. Altı dakika yirmi beş saniye, bunu söylerken yirmi yedi saniye oldu. İlk duraktan, son durağa gideceğimi şuradaki kızıl saçlı kız bilse eminim bana acırdı. Yolun üçte ikisini balık istifi bir halde gideceğimden şüphem yok. Yedi dakika oldu ve otobüs şöförünün, benden elli metre uzaktaki kulübede keyifle çay içtiğini görmek beni delirtiyor. Neymiş efendim? Zamanı gelmemişmiş. Ulan hava soğuk, arkamdaki çift yiyişip duruyor. Sinir katsayım yükseldikçe biriyle göz göze gelmekten kaçınıyorum. Demiştim ya bazen abartacak şekilde bakıyorum diye. Sekiz dakikaya yaklaştı ve ben ortalama bir insanım. Ortalama insan yaklaşık altmış yıl yaşar. Bunu dakikaya vurmak basit bir matematiktir. Ama ortalama bir insanın sekiz dakikası kıymetlidir. Hayatımız boyunca otobüs duraklarında geçirdiğimiz sürenin toplamı sanırsam bir kaç yabancı dili, ileri derecede konuşmanı sağlamaya yetecektir. Belki de fazlası. Araba ayrı mesele. Dünyanın en pahalı petrolü bizim memlekette anasını satayım. En zenginleri de biziz ulan. Avunuyoruz işte. Neyse şükür ki şu koca göbekli, suratında damıtılmış bir ifade olan şöför, otobüse doğru ilerliyor. Ben yüzüne bakmaktan hala kaçınıyorum...


Karşımdaki kız fazlasıyla güzel. Bu arada ben oturdum koltuğa. Yanımda, işten geldiği belli olan, yorgunluğu yüzüne ve gözlerine yansımış bir adam oturuyor. Çaprazımda beni kesen orta yaşlarda bir bayan. Onun yanında inanılmaz itici bir insan evladı. Ulan sadece ben değil o kadının bakışlarında da bu var. Kız güzel ama benim bugün kafam güzel değil. Kız onu göz kıskacına almamı bekliyor ama daha çok bekler. Çünkü bugün düşünüyorum. Ve düşünebilen bir insan, düşündüğü sürece tam anlamıyla mutlu olamaz. Mesela arkadaşlarınızla beraber mutlusunuzdur. Bunun nedeni geri kalan şeyleri unutmanızdır. Kız bana dik dik bakıyor. Eminim çok beğendiğinden falan değil. Beklediği gibi olmadığı için. Ulan dik bakana daha dik bakardım ama buna bakmayacağım. Bir ara ortamı unutup otobüsün içinden akıp giden şehri izlemeye koyuldum. Gözlerimin hüzünlü baktığına eminim o anda. Kız hala bana bakıyor. Durakta otobüse binen adam kızın çaprazına geçip kızı gözleriyle yemeye koyuluyor. Ulan bende saçma bir sahiplenme duygusu oldu bir anda. Bu saçma bir şey, unutalım gitsin. Bir durak sonra inmem lazım ama kız hala bana bakıyor. Gülümsemeyi hatta yanına oturmayı bile aklımdan geçirdim.Bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceğini iyi bilirim. Ama keyfim yok. Hiç hayat oyunlarıyla uğraşamam. Beni duyan da öbür taraf için falan hareket ettiğimi düşünür. Gülerim. Dinsiz, imansız bir adam sayılmam ama az önceki cümleye harbiden gülerim.Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürüyorum , kıza da yaklaşıyorum aynı zamanda. Ulan kız hala bana bakıyor be. Başlarım böyle işe kız dediğin biraz çekingen olur.Gözlerini kaçırır. Hiç olmadı en azından öküz gibi yüzüme bakmaz. Atarlı bir bakış olsa yüreğim yanmıcak. Otobüsten inerim ben şimdi. İndim.


Sayısız insan, sayısız yankılar uyandırdı. Derin uykular bölündü ve anlatıldı o anılar. Bende şu anda derin uykumun yarısını kelimelerime şehit veriyorum. Ölmediğine eminim uykumun. Ama sadece uykusuzluk şehit sayılmaz. Şimdi bana bu terimlerle alay ettiğimi falan söylerler, kahkaha atarım. Hava buralarda hiç olmadığı kadar soğuk. Sıcak yatağım beni cezbetmiyor. Cam kenarı yalnızlıklar yaşıyorum. Birinci dereceden soğuklar oluşmaya başladı bile. Saat 3.21 ve açım. Bu satırları siz okuyasınız da büyüyesiniz diye değil, beğenesiniz diye değil, umutlu olduğum için yazıyorum. Hala sesimi duyabilen birileri varsa lütfen en yakın kütüphaneye gitsin. Ya da en yakın kitabı eline alıp okumaya başlasın. Yahu bu işleri aştığım için falan değil. Ben daha yolun başında bir kalemim. Hani bir maraton koşucusunun ilk yaşlarındaki emekleme sahneleri. İşte ben o'yum. Ya da söylediğim herşeyi unutun.Son zamanlarda fazla ukala oldum. Kimse söylemiyor. Söyleyeceklerini düşünmüyorum zaten ama bence durum bu. Tam bir konu bütünsüzlüğü işte bunu seviyorum.


-Benim burda ne işim var?


-Yatıyorum.



Ali Özmen.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Sus biraz, gece uyuyor !






Eksildiğin yerden başa sardım hayallerimi. Sen geceye düş'tün. Bulutların üstünde biraz vardın. Mavi geceye günaydın. Birazdan ağlamaya başlarsın, seni tanıyorum. En az yıldızlar kadar. Ay nabzına bakar ve korkar. O çok sevdiğin bulutların arkasında mahcup bir çocuk olur yön tayinim. Bilirsin, pusula kullanmam sensiz gecelerde. Benimleysen de ihtiyacım yoktur. Eninde sonunda bulurum ben, ölümü. Yeter artık ağlama, ölümden de bu kadar korkma. Kırık baharları hatırla, üzerine bastığın tüm çiçekleri ve hatta karıncaların ayak seslerini hatırla mümkünse. Hani beraber duyabilmiştik onları. Sen yokken Tanrı, elindeki kıyameti ucundan yakıyor olmalı. Tam tutuşacakken benliğim, üfleyip söndürüyor. Sanırım pastel renklerimin kaybolmasından da sen sorumlusun. Gözyaşların yüzünü hüzne boyuyor. Söylesene;

Hangi sulu boya markasının reklam yüzüsün?



A- Onu ağlatmayı çok mu seviyorsun?

B- Onu sevdiğimden biraz daha az.

A- O zaman sus biraz, gece uyuyor ! Sen de ona uysan iyi edersin.

B- Neden?

A- Bu saatte buralarda kimseyi bulamazsın. Buna sen de dahilsin.

B- (Silahı karşısındakinin başına dayayarak.) Sen susmaya ne dersin?

A- Tek şahidimiz gece, rus ruletine ne dersin?

B- Uyanmasın?

A- Kim?

B- Gece.

A- Sence gece uyuyabilir mi?

B- Bana öyle söyledin, yalan mıydı?

A- Yeter artık, sen kimsin?

B- Geceme hoşgeldin. (Bir el revolver ve barut kokusu. Tıpkı bir anne sesi ve ardındaki günaydın gibi)




Ali Özmen.

Marla, Uyan...




“A-Marla…

A-Marla uyan.

A-Marla çocuklar, çocuklar gerçekten artık ağlamıyorlar. Bak elimdeki yara da geçmiş. En kötüsü de sigaram bitmiş. Hadi uyan kahvaltı hazırladım. Sonra da dışarı çıkarız.

A-Marla, uyanacak mısın artık?

A-Marla




A-Marla, sen iyi misin?

A-Marla !”
---

“-Nabız düşük, biraz daha hızlı sür.

-Nefes almıyor, nefes almıyor.

-Nabız yok.

-Kadın ex.”

---

B-Uyandın mı hayatım? Çok terlemişsin. Hadi duş al ve dışarı çıkalım. Kahvaltıyı da her zamanki yerde yaparız.

A-Sen de kimsin?

B--Abarttığının farkındasın değil mi?

B--Merhaba ben Marla.

A-Rüya.

B--Rüya da kim?

A-Bildiğin rüya bir kadın değil, evet sen Marla’sın.

B--Kim olacaktım ki?

A-Günaydın, seninle konuşmam gerekli hem de hemen.

“A-Beynime geri dönmelisin Marla. Sen hayatımda tanıdığım en alçak kadınsın, lütfen geri dön. Hiçbir şey düşünemiyorum sen yokken. Ve sanırım biraz daha düşünemezsem…

Ne diyordum ben?

Düşünemiyorum.

Düşünemiyo…

Düş’ün…

Düş.”

A-Bana su getirir misin Marla?

B-Seni hiç böyle görmedim iyi misin?

A-Su getirecek misin?

B-Bekle.

A-Ben birini seviyorum ve bu sen değilsin ama kafamın içine geri dönmelisin.

B-Neden?


A-Bilmiyorum sen yokken yazdığım şiirler hep altın vuruştan öldüler. Sen varken damarlarım delik deşikti ama hiçbir zaman katliam hissetmemiştim kanımda.

A-Geri dönecek misin?

B-Siktir git seni geri zekalı. Ben neyim orospu mu?

A-Keşke öyle olsaydın.


A-Bir daha yüzüme tükürürsen senin saçlarını bir kemoterapi seansında beynimde yok edeceğim.

B-Acımasız bir piçsin.

A-Saçların hala güzeller. Gözlerin de.

B-Herkese böyle iltifat eder misin?

A-Beni tanımıyormuş gibi yapman beni öldürmenden daha kötü hissettiriyor bana.

B-Şimdi hangimiz uyuyoruz?

--Hadi uyanalım-


A-Yüzüme üflediğin duman yanağımı okşuyor Marla. Şakaklarıma masaj yapar gibi şimdi karanlık. Yapar mı yapar derlerdi de inanmazdım. İnsan bu, canından da sıkılıyor. Terk edilmiş bir lunaparkın dönme dolaplarını izliyorum. Bu saçma anda beni bir karga izliyor. Birazdan olacaklardan ben sorumlu değilim.

B-Ne yapacaksın?

A-Nefes alamıyorum, aldıklarım yetmiyor hep bir daha istiyorlar.

B-Nefesini dudaklarımda tuttuğun zamanları hatırla.

A-Sana bir başkasını seviyorum diyorum.

B-Geri dönmek isteyen ben miyim?


“A-Odamdaki ışıkları hala kapatmadım, Marla. Sigaram henüz benim için yanmıyor. Benim sigaram başka kimin için yanabilir ki?

Bilmiyorum.

Ama sanki yanmıyor. Yansa duman çıkardı çekmecemden. Ya da dur, ya için için yanıyorsa?

Bilmiyorum.

Kafayı yemek üzereyim ve ses sistemim eskisi kadar iyi çalışmıyor. Bildiğim tek bir şey var; biraz daha içersem bir şekilde yan yana gelebilme ihtimalimiz artacak. Güvenilmekten sıkıldım, en az güvenmekten sıkıldığım kadar. Benim şu noktada aklıma gelen tek soru var;


Ya cennetten de sıkılırsak?”

B-Beni orada bekliyor olman aptallık.

A-Bizi Tanrı bekliyor.

B-Cennette mi?

A-Cehennem de iki kişilik yer ayırtmak isterdim ikimize ama aklımda başka biri var.

B-Beni öldüren sendin. Artık geri dönmem, kiminle nereye gidiyorsan git. Hem beni niye çağırıyorsun o zaman?

“A-İçim sıkılıyor ve gözlerimden akan sıvılar cennet kadar bana dar. Şehrin en havadar meydanlarında kopup gelmiş insanlar varRenkler biraz daha karışıyor. Sigara gerçek. Aslında tek gerçek hala nefes alıyor olmam. Buna eşlik eden ne varsa beni biraz daha anımsatıyor Tanrı’ya.”


B-Ben?

A-Sen çocukluğumu harcayan bir orospusun.

B-Ya o?

A-Onu ağzına alma, başka şeyler de almak zorunda kalırsın.

B-Sen bir pisliksin.

A-İyi biri olduğumu ne zaman söyledim?

B-Hadi yat uyu geri dönüyorum.

A-Marla sen gerçekten,

Gerçekten…

Neyse

Çok sevindim.

B-Kapa çeneni yat uyu artık.

A-Aslında ben ölüyorum.

B- Anlamadım.

A-Ben ölüyorum.

B-Hepimiz ölüyoruz.

A- İyi geceler.



Ali Özmen.