18 Aralık 2011 Pazar

Özleminin elinde bir dal sigara
Bana uzatıyor,
Söz vermiştim sana
Bıraktım
Artık ellerini de öyle uzatma gözbebeklerinden
Söz vermiştim sana
B’ırak’tım.

Ali Özmen.

29 Kasım 2011 Salı

Hazırlan, kalbim sökmeden, yola çıkacağız!


Tahrip gücü yüksek bir çift göz

Islanırken, üzerine basılmış bir çiçek

Mayın oluveriyor üzerinde yastığın

Manzaralarda üşüyen kırık bir nota

Tahrir’de de bağırdılar ya sevgilim

İşte öyle, çıkamıyorum bedenimden

Sen gelmeden, tanklar bile gelse

Bölünürken esaret bin sofraya

Sen gelmeden istemiyorum

Azad edilmek bu bileklerden

İşte öyle

Taşlara hemen sarılma hem

Belki beklediğin şeylerdedir suskunluk

Çok bağırma

Karşında kilitlenen bu adamın

Anahtarı sensin, hayret

Tecrübesiydi taşların yüzmek

Üç kere sektirdim babamı

Hem çok ta severdim taşra ağzını

Şimdi bağımsız oluşuma

Gayret ediyorum

Biliyorsun saçların

Gecenin en karanlık anı

Kör oldum

Annemin diktiği yerlerden

Kalbim sökmek üzere;

Hazırlan, kalbim sökmeden yola çıkacağız!

Ali Özmen.

2 Kasım 2011 Çarşamba



Kalbime bak,
Çünkü bu mesafeden duyamazsın onu
Hem sağır olmuş bir kargaşanın ortasından geliyordun
Hani çok eskimişti Dün’ya
İşte öyle terk edilmiş bir evin hikâyesinden arda kalan ne varsa
Bileklerime açılan cehennem çiçeğinin rengine anlattım

Kalbime bak,
Çünkü kırılan aynanın bir parçasıyla çizdim onu
Aynadan yansıyan ne varsa
Kırmızı,
Sana vaat ettiğim ömrümün mürekkebidir.
Onu yerde bırak
Sessiz ol !
O aynayı al ve yüzüne bak
Ne kadarını görüyorsan geçmişin
Kirpiklerine işlemiş bir talan hüznü
Düştüğüm yerlerde bıraktığım
Ya dönemezsem korkusu
...

Ali Özmen.

1 Kasım 2011 Salı

Konu Bütünsüzlüğü...

Beynimi şişiren radyoaktif dalgalardan sıkıldım.Ruhuma basınç yapan boş kahkahaların alayına küfrü basıyorum. Ben bugün ciğerlerime hain bir tuzak kurdum. Dumanla haberleşebilirdim aslında ama kapıyı çarptım da çıktım kabilemden.Kabile demişken Dunsburo kabilesinden değilim.Olmak ister miydim bilmiyorum. Kapının kolunun bir tarafı sıcak diğer tarafı soğuktu. Sıcak, soguktan daha derine işlerken ellerim soğuyordu sensizlikte. Ben böyle durumlara yaklaştığımda susmak zorundaydım. Birazdan ruhumun mesaj hakkı bitiyor bu yüzden asılıyorum kaleme;

Olabildiğince hızlı yürüyorum. Koşuyorum aslında. Neden bana her dik bakana daha dik bakmak zorunda hissediyorum kendimi bilmiyorum. Ama üç adet yapılı, gözlerindeki ışığa tecavüz edilmiş adamın üstüme çullanması an meselesi. Bendeki deli cesareti. Bilmiyorum bir gün aklım başıma gelir mi? Gelse de ben başından kaybeder miyim girmediğim savaşları?

Konu bütünlüğü olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Hayat konu bütünlüğünden ibaret. Doğduysan ölmeye mahkumsun. Seni yazmaya başlarlar ve nokta koyarlar. O yüzden konu bütünlüğünden uzak durmaya çalışıyorum şu anda. Yanıbaşımdaki çayı henüz dört dakika önce aldım. Soğudu şerefsiz. Ulan hava soğuk ben aklıma takılan kelime öbeklerini satırlara dökmeye çalışıyorum. Bundan ne bir çıkarım var ne de piyasa yapmaya çalışıyorum. Bu bir bağımlılık. Keyif verici herhangi bir madde gibi...

Denize şarkı söylemeyi özlemişim. Yanımda üç adam var. Adamdan saymadığım bir de köpek. Şişman köpek. İnanılmaz tatlı ama saldırırsa canını yakarım. Çünkü her an tetikte olmayı bana sen öğrettin. Hiç beklemediğim anda 'sırtından' vurdun gidişinle. Denize bağıra bağıra beraber şarkı söylediğim her adam benim için değerlidir. Ellerimizdeki sigara geceden daha sıcak bu kesin. Deniz aynı ses tonuyla karşılık veriyor. Detone ve hiçbir ses eğitimi almamış. Ama bu sesi seviyorum.

Düşündüm de 'seni seviyorum' kelimesini çok fazla tükettim boş ellerde. Ulan bazen çok yavşak bir herif olabiliyorum. Ama hatalarımdan ders çıkarmayı da biliyorum en klişesinden. Bu yüzden beni sevdiklerini söylüyor bazıları... Sevdiklerim de var muhakkak...

Burası ilk durak. Altı dakika yirmi beş saniye, bunu söylerken yirmi yedi saniye oldu. İlk duraktan, son durağa gideceğimi şuradaki kızıl saçlı kız bilse eminim bana acırdı. Yolun üçte ikisini balık istifi bir halde gideceğimden şüphem yok. Yedi dakika oldu ve otobüs şöförünün, benden elli metre uzaktaki kulübede keyifle çay içtiğini görmek beni delirtiyor. Neymiş efendim? Zamanı gelmemişmiş. Ulan hava soğuk, arkamdaki çift yiyişip duruyor. Sinir katsayım yükseldikçe biriyle göz göze gelmekten kaçınıyorum. Demiştim ya bazen abartacak şekilde bakıyorum diye. Sekiz dakikaya yaklaştı ve ben ortalama bir insanım. Ortalama insan yaklaşık altmış yıl yaşar. Bunu dakikaya vurmak basit bir matematiktir. Ama ortalama bir insanın sekiz dakikası kıymetlidir. Hayatımız boyunca otobüs duraklarında geçirdiğimiz sürenin toplamı sanırsam bir kaç yabancı dili, ileri derecede konuşmanı sağlamaya yetecektir. Belki de fazlası. Araba ayrı mesele. Dünyanın en pahalı petrolü bizim memlekette anasını satayım. En zenginleri de biziz ulan. Avunuyoruz işte. Neyse şükür ki şu koca göbekli, suratında damıtılmış bir ifade olan şöför, otobüse doğru ilerliyor. Ben yüzüne bakmaktan hala kaçınıyorum...

Karşımdaki kız fazlasıyla güzel. Bu arada ben oturdum koltuğa. Yanımda, işten geldiği belli olan, yorgunluğu yüzüne ve gözlerine yansımış bir adam oturuyor. Çaprazımda beni kesen orta yaşlarda bir bayan. Onun yanında inanılmaz itici bir insan evladı. Ulan sadece ben değil o kadının bakışlarında da bu var. Kız güzel ama benim bugün kafam güzel değil. Kız onu göz kıskacına almamı bekliyor ama daha çok bekler. Çünkü bugün düşünüyorum. Ve düşünebilen bir insan, düşündüğü sürece tam anlamıyla mutlu olamaz. Mesela arkadaşlarınızla beraber mutlusunuzdur. Bunun nedeni geri kalan şeyleri unutmanızdır. Kız bana dik dik bakıyor. Eminim çok beğendiğinden falan değil. Beklediği gibi olmadığı için. Ulan dik bakana daha dik bakardım ama buna bakmayacağım. Bir ara ortamı unutup otobüsün içinden akıp giden şehri izlemeye koyuldum. Gözlerimin hüzünlü baktığına eminim o anda. Kız hala bana bakıyor. Durakta otobüse binen adam kızın çaprazına geçip kızı gözleriyle yemeye koyuluyor. Ulan bende saçma bir sahiplenme duygusu oldu bir anda. Bu saçma bir şey, unutalım gitsin. Bir durak sonra inmem lazım ama kız hala bana bakıyor. Gülümsemeyi hatta yanına oturmayı bile aklımdan geçirdim.Bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceğini iyi bilirim. Ama keyfim yok. Hiç hayat oyunlarıyla uğraşamam. Beni duyan da öbür taraf için falan hareket ettiğimi düşünür. Gülerim. Dinsiz, imansız bir adam sayılmam ama az önceki cümleye harbiden gülerim.Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürüyorum , kıza da yaklaşıyorum aynı zamanda. Ulan kız hala bana bakıyor be. Başlarım böyle işe kız dediğin biraz çekingen olur.Gözlerini kaçırır. Hiç olmadı en azından öküz gibi yüzüme bakmaz. Atarlı bir bakış olsa yüreğim yanmıcak. Otobüsten inerim ben şimdi. İndim.

Sayısız insan, sayısız yankılar uyandırdı. Derin uykular bölündü ve anlatıldı o anılar. Bende şu anda derin uykumun yarısını kelimelerime şehit veriyorum. Ölmediğine eminim uykumun. Ama sadece uykusuzluk şehit sayılmaz. Şimdi bana bu terimlerle alay ettiğimi falan söylerler, kahkaha atarım. Hava buralarda hiç olmadığı kadar soğuk. Sıcak yatağım beni cezbetmiyor. Cam kenarı yalnızlıklar yaşıyorum. Birinci dereceden soğuklar oluşmaya başladı bile. Saat 3.21 ve açım. Bu satırları siz okuyasınız da büyüyesiniz diye değil, beğenesiniz diye değil, umutlu olduğum için yazıyorum. Hala sesimi duyabilen birileri varsa lütfen en yakın kütüphaneye gitsin. Ya da en yakın kitabı eline alıp okumaya başlasın. Yahu bu işleri aştığım için falan değil. Ben daha yolun başında bir kalemim. Hani bir maraton koşucusunun ilk yaşlarındaki emekleme sahneleri. İşte ben o'yum. Ya da söylediğim herşeyi unutun.Son zamanlarda fazla ukala oldum. Kimse söylemiyor. Söyleyeceklerini düşünmüyorum zaten ama bence durum bu. Tam bir konu bütünsüzlüğü işte bunu seviyorum.

-Benim burda ne işim var?

-Yatıyorum.


Ali Özmen.

video

Rakı, bir kaç dal sigara... Bu şarkıyı dinlediğimde ilk aklıma gelen varlıktan sonra ilk cümle aklıma geliyor...

Bir kaç dal dediğime bakmayın.

MAYIS SIKINTISI-(CLOUDS of MAY)

YönetmenNuri Bilge Ceylan
YapımcıNuri Bilge Ceylan
SenaristNuri Bilge Ceylan
TürüDram
RenkRenkli
Yapım yılı1999, Türkiye
Çıkış tarih(ler)i10.12.1999
Süre130 dakika
DilTürkçe

Bence bu derece bizden olan bu filmi geç kalmadan izleyin. Bir çoğunuzun sıkılabileceğini bile düşünüyorum ama ben daha önce hiç bu kadar samimi bir Türk filmi izlemedim. Yalınlığının içinde kaybolurken aldığım çocukluğumun kokusuydu...

29 Ekim 2011 Cumartesi

Sus biraz, gece uyuyor !




Eksildiğin yerden başa sardım hayallerimi. Sen geceye düş'tün. Bulutların üstünde biraz vardın. Mavi geceye günaydın. Birazdan ağlamaya başlarsın, seni tanıyorum. En az yıldızlar kadar. Ay nabzına bakar ve korkar. O çok sevdiğin bulutların arkasında mahcup bir çocuk olur yön tayinim. Bilirsin, pusula kullanmam sensiz gecelerde. Benimleysen de ihtiyacım yoktur. Eninde sonunda bulurum ben, ölümü. Yeter artık ağlama, ölümden de bu kadar korkma. Kırık baharları hatırla, üzerine bastığın tüm çiçekleri ve hatta karıncaların ayak seslerini hatırla mümkünse. Hani beraber duyabilmiştik onları. Sen yokken Tanrı, elindeki kıyameti ucundan yakıyor olmalı. Tam tutuşacakken benliğim, üfleyip söndürüyor. Sanırım pastel renklerimin kaybolmasından da sen sorumlusun. Gözyaşların yüzünü hüzne boyuyor. Söylesene;

Hangi sulu boya markasının reklam yüzüsün?

A- Onu ağlatmayı çok mu seviyorsun?

B- Onu sevdiğimden biraz daha az.

A- O zaman sus biraz, gece uyuyor ! Sen de ona uysan iyi edersin.

B- Neden?

A- Bu saatte buralarda kimseyi bulamazsın. Buna sen de dahilsin.

B- (Silahı karşısındakinin başına dayayarak.) Sen susmaya ne dersin?

A- Tek şahidimiz gece, rus ruletine ne dersin?

B- Uyanmasın?

A- Kim?

B- Gece.

A- Sence gece uyuyabilir mi?

B- Bana öyle söyledin, yalan mıydı?

A- Yeter artık, sen kimsin?

B- Geceme hoşgeldin. (Bir el revolver ve barut kokusu. Tıpkı bir anne sesi ve ardındaki günaydın gibi)

Ali Özmen.

En olmadı, her şeyin göreceli olduğundan falan bahsederiz…




Yanarken renk değiştirme sanatını icra ediyordu, Marla. Sigarası üşüyordu dudaklarında. Yanında kaybolan bir adamın kanına girmekten de utanmıyordu. Aslında o da çok iyi biliyordu. Sigara, bir kere öleni bir daha öldürmüyordu… Bana inat kibrit kullanıyordu Marla. Yanan kısmı siyah, ateşi kırmızı…

Dumanı üflüyordu halka halka ve benim üzerimden geçiyordu nefesi. Onlardan bir tanesi boynuma halat olsun isterdim. Marla’nın nefesi bir katilin ölmek isteyeceği bir yerdi. Öldük bir kere yeniden doğmak zorundayız. Yeniden ölmek ve yeniden doğmak, devam…

Marla sen, zamanın elinden tuttuğu bir kadınsın, ölüme değil öldürmeye yakınsın. Yaşlanmayı geçtim, akıllanmazsın. Ağaçlı yolun kaldırımlarını hatırla, içine sinen o kokuyu. Sonbaharın, okumaktan usandığımız şiirlerinde, kaybolduğumuz bir gazeli hatırla. Üzerine bastığında çıkan ses, belki de buradan geçmiş bir insanın hayatı boyunca yankılanan tüm seslerinden daha anlamlı… Ve nefesini tut Marla, ölmekten bahsetmiyorum. Nefesini tutarken beni hatırla. Belki de zaman bizim anladığımız kadar büyük bir orospu çocuğu değildir. Belki insafa gelir de ikimize yeni bir geçmiş verir…

En olmadı, her şeyin göreceli olduğundan falan bahsederiz…

Sevişmeyi geçtim.

Sigarayı uzat…

Ali Özmen.

Her öpüşmede gidiyorum’dur kendimden.




Bilmiyordum.

Yaşamak istiyorken insanlar arasında ben

Ölmenin yan anlamlarına gözlerinde düştüm

Ki kendisi için ellerin uygundur

Yırtıp baharları, içlerinden baktığın sonsuzluğa hediye etmek istedim

Gözlerin ıslaktı.

Bir vurgunun ithaf edilişiydi gidişin göğsüme

Ben dinlemedim

Kırmızı dedim ki çok gül’düler

Maviyi senden sonra sildim gökyüzünden

Hükümler giydirip sahneler boyu bakışmalara

Şafak oluyordun

Ki kalemim hala kırık

İçimden beni seçsen de

Başlasak artık

Dudaklarında tatbikatına kaybolmanın

Ki terbiyesiz bir adam sayılmam

Korkma

Hala ölebilme ihtimalim varken

Gel’sen…

Ben gidiyorumdur aklımda sen varken

Yanından geçen

Küçük suratlı intiharlar

Gülümsüyorlardır

Yanaklarıma

Öp ama gider gibi değil diyorsundur

Her öpüşmede gidiyorum’dur kendimden.

Ali Özmen.

Marla, Uyan...


“A-Marla…

A-Marla uyan.

A-Marla çocuklar, çocuklar gerçekten artık ağlamıyorlar. Bak elimdeki yara da geçmiş. En kötüsü de sigaram bitmiş. Hadi uyan kahvaltı hazırladım. Sonra da dışarı çıkarız.

A-Marla, uyanacak mısın artık?

A-Marla

A-Marla, sen iyi misin?

A-Marla !”

---

“-Nabız düşük, biraz daha hızlı sür.

-Nefes almıyor, nefes almıyor.

-Nabız yok.

-Kadın ex.”

---

B-Uyandın mı hayatım? Çok terlemişsin. Hadi duş al ve dışarı çıkalım. Kahvaltıyı da her zamanki yerde yaparız.

A-Sen de kimsin?

B--Abarttığının farkındasın değil mi?

B--Merhaba ben Marla.

A-Rüya.

B--Rüya da kim?

A-Bildiğin rüya bir kadın değil, evet sen Marla’sın.

B--Kim olacaktım ki?

A-Günaydın, seninle konuşmam gerekli hem de hemen.

“A-Beynime geri dönmelisin Marla. Sen hayatımda tanıdığım en alçak kadınsın, lütfen geri dön. Hiçbir şey düşünemiyorum sen yokken. Ve sanırım biraz daha düşünemezsem…

Ne diyordum ben?

Düşünemiyorum.

Düşünemiyo…

Düş’ün…

Düş.”

A-Bana su getirir misin Marla?

B-Seni hiç böyle görmedim iyi misin?

A-Su getirecek misin?

B-Bekle.

A-Ben birini seviyorum ve bu sen değilsin ama kafamın içine geri dönmelisin.

B-Neden?

A-Bilmiyorum sen yokken yazdığım şiirler hep altın vuruştan öldüler. Sen varken damarlarım delik deşikti ama hiçbir zaman katliam hissetmemiştim kanımda.

A-Geri dönecek misin?

B-Siktir git seni geri zekalı. Ben neyim orospu mu?

A-Keşke öyle olsaydın.

A-Bir daha yüzüme tükürürsen senin saçlarını bir kemoterapi seansında beynimde yok edeceğim.

B-Acımasız bir piçsin.

A-Saçların hala güzeller. Gözlerin de.

B-Herkese böyle iltifat eder misin?

A-Beni tanımıyormuş gibi yapman beni öldürmenden daha kötü hissettiriyor bana.

B-Şimdi hangimiz uyuyoruz?

--Hadi uyanalım-

A-Yüzüme üflediğin duman yanağımı okşuyor Marla. Şakaklarıma masaj yapar gibi şimdi karanlık. Yapar mı yapar derlerdi de inanmazdım. İnsan bu, canından da sıkılıyor. Terk edilmiş bir lunaparkın dönme dolaplarını izliyorum. Bu saçma anda beni bir karga izliyor. Birazdan olacaklardan ben sorumlu değilim.

B-Ne yapacaksın?

A-Nefes alamıyorum, aldıklarım yetmiyor hep bir daha istiyorlar.

B-Nefesini dudaklarımda tuttuğun zamanları hatırla.

A-Sana bir başkasını seviyorum diyorum.

B-Geri dönmek isteyen ben miyim?

“A-Odamdaki ışıkları hala kapatmadım, Marla. Sigaram henüz benim için yanmıyor. Benim sigaram başka kimin için yanabilir ki?

Bilmiyorum.

Ama sanki yanmıyor. Yansa duman çıkardı çekmecemden. Ya da dur, ya için için yanıyorsa?

Bilmiyorum.

Kafayı yemek üzereyim ve ses sistemim eskisi kadar iyi çalışmıyor. Bildiğim tek bir şey var; biraz daha içersem bir şekilde yan yana gelebilme ihtimalimiz artacak. Güvenilmekten sıkıldım, en az güvenmekten sıkıldığım kadar. Benim şu noktada aklıma gelen tek soru var;

Ya cennetten de sıkılırsak?”

B-Beni orada bekliyor olman aptallık.

A-Bizi Tanrı bekliyor.

B-Cennette mi?

A-Cehennem de iki kişilik yer ayırtmak isterdim ikimize ama aklımda başka biri var.

B-Beni öldüren sendin. Artık geri dönmem, kiminle nereye gidiyorsan git. Hem beni niye çağırıyorsun o zaman?

“A-İçim sıkılıyor ve gözlerimden akan sıvılar cennet kadar bana dar. Şehrin en havadar meydanlarında kopup gelmiş insanlar varRenkler biraz daha karışıyor. Sigara gerçek. Aslında tek gerçek hala nefes alıyor olmam. Buna eşlik eden ne varsa beni biraz daha anımsatıyor Tanrı’ya.”

B-Ben?

A-Sen çocukluğumu harcayan bir orospusun.

B-Ya o?

A-Onu ağzına alma, başka şeyler de almak zorunda kalırsın.

B-Sen bir pisliksin.

A-İyi biri olduğumu ne zaman söyledim?

B-Hadi yat uyu geri dönüyorum.

A-Marla sen gerçekten,

Gerçekten…

Neyse

Çok sevindim.

B-Kapa çeneni yat uyu artık.

A-Aslında ben ölüyorum.

B- Anlamadım.

A-Ben ölüyorum.

B-Hepimiz ölüyoruz.

A- İyi geceler.