Konu Bütünsüzlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Konu Bütünsüzlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ocak 2013 Çarşamba

Konu Bütünsüzlüğü -II-


-Konu Bütünsüzlüğü II-



Taşları yüzümden sıyırıp, yüzünü, yüzüme oturtmak istiyordum. Bencildim adına, benimsiyordum. Bundan önce kim geçtiyse sol yanımdan hepsi aynıydı. Aşk mıydı bilmiyorum ama aynıydı. Sen farkıydın Dünya’nın. Ben de dün yaptığım gibi, ondan önceki herhangi bir gün yaptığım gibi kafamın içindeki herkesi dışarı çıkardım. Odamda uzun uzun konuştuk. Marla artık beni sevmiyormuş. Clementine bu kalabalığın içinde çok yalnızmış ve Joseph tek dostu olarak gördüğü benden kazık yemiş. Malik kürtaj edilmiş beynimin ücra bir köşesinde öyle dediler. Daha çok konuştuk. Çok daha fazla konuştuk. Sonra senden bahsettim. Sana olan sevgimden bahsettim. Adını sordular, “az önce duydunuz ancak ne önemi var ki” dedim. Siz artık yoksunuz dedim. Bağrıştılar...

Belki de bünyem zayıflar, artık daha çok uyurum. Daha çok ağlarım hatta içtiğimde kusarım. Belki çok canım yanar ama siz yoksunuz. Ben bundan sonra en çok bir kitap yazarım. Tabi ondan sonra…

Kitabı yazarım ve kendi adıma açtırdığım mezara gömerim. Tabi yine ondan sonra, ki yazmam gerekmezse artık ben de bir kitabım. Buna inanıyorum. Tanrının yazdığı milyarlarca kitaptan biri…
Devrik cümlelerim de var, küfür içeren kelimelerim de…

-Bağır ! Şu lanet sesini duymak istiyorum.

Kafama dayadığın şey, beynimi dağıtacak bile olsa, içindeki mermi bir baruttan çok daha fazla anlam yüklü olmalı… Sıkacağın zaman başımdaki kaybolmuşluk çuvalını çıkar ve kırmızıdan arındır bedenimi. Yazamıyorum. Mezarımı açın diye bağırmamı bekleme! Kitap orada olacak. Gülebildiğim kadar güldüm. Şu hatunun göz bebekleri, göz kapaklarının altında çok daha güzel…

Beni bir daha kullanırsan, rock müziği icra edebileceğin tüm aletleri utanmadan içinde kırarım ki, hiç birimiz haklı değildik. Şehre gözlerini kapa, binalar susarsa eğer gözlerine hapsolmuş bir saksı ve yaşamaya çalışan bir çiçek, hiç olmayacak yerde düşecek bu adamın kafasına. Ve sen yine arındır kırmızıdan bedenimi ne kadar komik görünse de…

Yanaklarına çiz yol alabileceğim derinliği, ağla demiyorum. Yağmur yağsa da olur. Ve bu şarkı biterse şu adamın göz kapakları ellerinden önce piç olur. Kulakları desen zaten duymaz… Üzerimdekileri çıkarıp daha çıplak geliyorum. Daha sakin… Ve bana bir yüz seç ki beni anla takarken yalnızlığını. Utanmadan yiten toprağımın, kucağındasın. Ben, acıyorum savaşlara ve savaşlara acıyan bir çocuk daha ağlıyor uykularımda. Burası çok gürültülü…

Konuyu biraz daha dağıtmam gerekirse, konu bütünsüzlüğüne ulaşabilirim. Babam buna sevinmez. Ben daha çok konuşmam ve annemin yemekleri her zaman güzeldir. Konu bütünsüzlüğü olan her şeyi neden seviyorum bilmiyorum ama seviyorum.

Eskisi kadar iyi cümle kuramıyorum ki daha iyi olması gerekirken. Yazmak, hayatımda ilk defa beni yordu. İlk defa nefesimi hissettim yazarken. İlk defa çalan müziğe bu derece takıldım. Üşümekten ziyade ateşimin olduğunu biliyorum. İlk defa yeterince Tanrı’yı hissetmiyorum şakaklarımda. Burnum akarken ne hissediyorum biliyor musun?

-Hiçbir şey.

Ve hapşurduğum zaman, tüm damarlarımdaki kan akışını duyabiliyorum. Sen yanımda değilsen ben bunu kime yazdım bilmiyorum. Ama fark sensin, sevgim de…


-Sus !


Ali Özmen

16 Aralık 2012 Pazar

Mr. Nobody ve Evrensel Mektubu


-Bay Hiçkimse ve Evrensel Mektubu-



İnsanlık olarak nasıl bu hale geldik, bilmiyorum. Şu koşuşturmaca şu insanların birbirini geçme mücadelesi hiç dinmeyen “daha fazla” açlığı… Sanırım Ajan Smith’in de dediği gibi bizler “memeli değiliz.” Ve bunun ilacını hala bulabilen başka bir canlı ırkı yok. Zamansız bir tarihten amansız hiçliklerin ortasından ve aklımdan hala gitmeyen kafiyelerin bıraktığı, o iğrenç hisse kafa tutarak yazıyorum;

  Şu anda kararan bir gökyüzünden başka hiçbir şeyim yok. Odamda hala, yerlerini karıştırdığım melodramlar, insanlar, şarap şişeleri ve duygular var. Kendi kişisel “Evrensel” mektubumu yazıyorum. Adı bile saçma. Tüm ucuzluğu ile “kabul edilmedi”, “teslim alınmadı” ve ”adres sahibi taşınmış” ibarelerini aynı anda taşıyan, bakmadığın her yeri saran bu mektubu, uyuşan sol kolum, dinmeyen saatlerin sığlıkları arasında intiharımdan önce ucuz bir efsane yaratarak, ceketimin sağ cebine bırakacağım. Sanırım uzun cümleler bu mektubun en saçma yanı. Kayboldum. Doğduğum şehir, büyüdüğüm ev ve öldüğüm odanın içinde kaybolmayı başardım. Babam şu an bir yerlerden bunu okuyor olsa, “bunu ancak sen başarırdın” derdi. Sanırım bunu başardım. Mektubuma “sevgili kendim;” diye başlasam daha az tedirgin olabilirdim.

(Kısa saçlı geceden elimde kalan yalnızca o sesler)

 Lütfen biraz sessiz olun, ölmeden önce yarattığım “konu bütünsüzlüğü” ile hiçbir alakası yok bunun. Bir elimde, elimde? Elimde hiçbir şey yokmuş. Sanırım bu bahsettikleri şey. Tükürükten mürekkep, parmaktan kalem ve gökyüzünden kâğıt mı olur demeyin. Bu bahsettiklerinden çok daha fazlası belki de. Ama tuhaf olan bahsettikleri başka hiçbir şeyle henüz karşılaşmamış olmam. Bu kadar büyük bir boşluk hangimize yeter? Evet, yanlış söylemedim. Bu sonsuz boşluk hangimize yeter? Diye sordum. Hepimiz o anlamını bilmediğimiz, öğrenmediğimiz sadece uyduğumuz kurallar ve kendi eksenimiz etrafında önem verdiğimiz insanlarla sınırlı kalmış varlıklarız. Buna alışabilir miyiz? Hiçlik. Yokluk. Merhaba Mr. Nobody. Merhaba sonsuz boşluk... Bunu hak etmedik. En iğrenç olanımız bile. Çünkü inanın bana bu çok iğrenç.

(Şu Jimi, Kudüs’ün yıllar önceki halini bilse ondan da yıllar önce Peace in Missisipi der miydi?)

(Ne alaka?)

 Sevgili kendim;
Yaşadığını hissettiğin yıldan kimseye bahsetme. Umarım bunu başarırsın. Seni görmemeleri doğal buna aldırma. Belki yaşamak, hepimizin kişisel kıyametidir. Sevgi her şeydir ve bir parça şiir hala yerindeyse unutamadın demektir. Bunu siktir et. Uyanmadan önce unuttuğun rüyalardadır belki senin cevabın. Belki de gidemediğindedir. Göremediğindesindir. Tuhaf oldu biliyorum ama o olabilirsin. Neden oturup konuşmuyoruz? Kazım Büfe’den muzlu süt? Papağan’da çibörek? Meydanda yoyga çorbası? Bafra Pidesi? Boyoz? Hatırlar mısın? Karnın acıktığında acaba karnı tok mu diye düşündüğün insanlar vardı. Evet, sen böyle bir adamdın. Şimdi sana ne oldu?

 Baştan alıyoruz. Her şey olduğunu sandığımız şeyden ibaretti. Belki hiç kimse hak ettiği yerde değildi. Savaşlar. Soykırımlar. Şerefli hak ve halk mücadelelerinin bile şerefsizliğe imrendiği o yıllar. Ölümüne sessiz kalınan insanlar. Büyük uçurumlar. Sen bu büyük kıyamete aldırmadan, odanda oturmuş, binyıllar önce bir topluluğun insanlara işaret etmiş oldukları tarih hakkında düşünüyordun. Buraya kadar her şey normal. Normal mi? Devam edelim. Onu düşünüyordun. Hangisini? İşte sen busun. Ne demek hangisini? Bu mektuba konuşma şeklinde devam edebiliriz ki bu ilk ve en saçma mektup olur. Tamam, unutalım bunu, sen devam et. Bağımlılıkların vardı! Orada dur bakalım yoktu. Ben hiçbir sicili olmayan ve hiçbir madde kullanmayan başarılı bir bankacıydım. Öyle mi seni orospu çocuğu? Hiç sanmıyorum. Çünkü olaylar öyle gelişmedi.

(Büyüdün bebeğim, dediğim kadına kaç saat kaldı?)


 Sen iyi ki Tanrı’yla beraber çalışmıyorsun. Onun adı Tanrı değil geri zekâlı. Onun adı; Allah. Çok özür dilerim Mr. Nobody… Bana şunu söylemeyi de kes. Benim adım. Benim adım… Senin adın ne? Bunu boş ver az önce ne diyordum. Tanrı seninle beraber çalışsaydı, emin ol seninle beraber çalışmak istemezdi. Çünkü sen hiçbir sicili olmayan hiçbir madde kullanmamış sıradan bir insansın. Onun adının Allah olduğunu iddia ediyorsun. Peki, onun söylediği her şeyi adının bildiğin kadar biliyor musun? Uyguluyor musun? Öyle bakma. Sonra da kalkmış onun adı Allah diyorsun. Sen gerçekten ucuz bir piçsin. Madem onun adını öğrendin neden hep daha iyi telefonun daha iyi araban daha iyi evin daha iyi bir eşin olsun diye uğraştın? Ben Tanrı dediğimde kızıyorsun. Belki de ben seninle aynı inancı paylaşmıyorum. Senin inancın sana benim inancım bana. Ne demek bu senle ben aynı kişiyiz. Bu iğrenç sözleri nereden çıkarıyorsun. Peki, madem aynı kişiyiz neden bunları düşünebiliyorum? Ben düşünebiliyorsam, sende düşünebiliyorsundur. Bak hiç Fight Clup’u hatırlamaya çalışma sana en başta söylüyorum bunu ama bir sorun var. Benim zihnimin derinliklerinde yatan saçma şeyler, senin içine düştüğün bu boşlukla mı alakalı yoksa daha önce hiç düşünmemiş olmanla mı? Allah’ın adını bir daha o iğrenç ağzına sakın alma bunları söz düşüneceğim. Sen de bir mektubun içinde düz yazı halinde, kendi başına yaptığın bu iki kişilik konuşmadan kimseye bahsetme…

(Beni aradığı saatler ikimiz ve herkes için hep geçti)


Odamdaki bu koku, telefonumun çalması, kulağımın çınlaması, kapımdaki sesler, perdenin ardındaki gölge hepimiz oturmuş çay içiyorduk. Birden elektrik kesildi… Tabi bu bizi hiç etkilemedi. Çünkü karanlıkta olduğumuzu söylemiştim beni iyi dinlemiyor musunuz? Sizi hiçbir şeye aldırış etmeyen soğan cücükleri! Kapa çeneni böyle başlamıyordu. Asıl sen kapa çeneni Allahsız piç. Şimdi orada otur ve sessiz dur. Bu mektubu yazdığım sürece de konuşma.

( Ot?)

 Eğer bu yazdığım mektubu okuyan birileri varsa lütfen Dünya denilen çöplüğü ve hala gelmeyen kıyameti kurtarın.

Adres; Güneş sistemi, Venüs arkası Dünya (Mavi gezegen)

Şimdi size Dünyamız hakkında biraz bilgi vereceğim;

Bu Dünya’da insanlar yalnızca bana çalışır. Ben onların kralıyım. Bu yüzden geldiğinizde ilk beni bulun. Erişmiş olduğunuzu düşündüğüm teknoloji sayesinde kâğıtta bıraktığım parmak izlerinden beni tanıyacaksınız. Size bütün bilgileri vereceğim. Bana yardım ederseniz kendinize kardeş bir ırk kazanacaksınız. Hatta daha fazlasını. Dünya üç oda pardon üç tarafı denizlerle kaplı yok öyle de değildi. Üçte ikisi sularla kaplı bir gezendir. Isıtma sistemi yani Atmosferi 7 katlıdır. Hala yeterince doğal kaynak mevcut olup Güneş’e 2 gezegen uzaklıktadır. Güneş sisteminin en güzide yerinde ay manzaralı bir geoiti kim istemez? Hem de hemen ulaşırsanız size az ayak basılmış Ay’ı da ücretsiz veriyoruz. Ücreti bana ödeyeceksiniz.

Teşekkürler.

 (Biraz ticari zekâ ve ciddiye almadığınız halde korktuğunuzu biliyorum.)

(Gözkırptım)


Neden ne olup bittiğini muştama sormuyorum ki? Ama onu Ankara Tren Garı’nda benden almışlardı. Hızlı trene binmeden önce çantamın, içinden geçtiği x-ray cihazı tepki verdiğinde güvenlik görevlisi yıllardır bu ana hazırlanmış gibi bağıra bağıra muşta kimin? Dediğinde –ananın amının. Dedim içimden. O sırada yanıma gelen polislerin bana takındığı tavırdan bahsetmeyeceğim bile. Gayet rahat ve sakin bir biçimde durumumu anlattım. Benim için taşıdığı özel anlamını bile dalga geçercesine söyledim. İkna oldular. Her şey tamamdı. O geri zekâlı güvenlik görevlisi tüm ikna olmuş haline rağmen bunu taşıma ruhsatın var mı diye sordu. Muştanın taşıma ruhsatı? Çok güzel. Şahitlerim de var; o muştayı o soru karşılığında o güvenlik görevlisine hediye ettim. Çantamı alıp trene binerken bağıra bağıra onun taşıma ruhsatı var mı? Dedim. Böyle mi olmuştu? İlker bilir.

(Bisiklet yolcuğu sırasında başka yerlere de uğrayalım?)

 İlker’e sorduğun sorunun ilk cevabı yolculuktur. Çünkü beraber yolculuk etmekten en keyif aldığım insandır kendisi. Eskişehir’i kişisel fethim sırasında yanımdaydı. Ya da İlker’in Eskişehir’i kişisel fethi sırasında ben yanındaydım bilemiyorum. Tek hatırladığım Akbank’ın şehrin konumundaki yeri. Çünkü her yeri o şekilde bulabildim. Biraz da İlker tabi. İki kişilik 9 numaralı oda ve otel sahibi Osman amca. Her şeyden önemlisi Osman amcanın Amerikan filmlerini seslendiren insanlardan daha güzel Dostum! Diyebilmesi. Aslında Dostuğm tarzı bir şeydi bu. Bugüne kadar gördüğüm en iyi muhabbet eden otel sahibiydi kendisi.

(Sevdiğin bir kız vardı hatırladın mı?)

 Şehrin elektrik tellerini gitar gibi çalan kızıl saçlı adamdan nefret ediyorum. Nefret ediyorum ve bu saatlere çok yakışıyor. Turgut Uyar gibi bir ip cambazına aklımın içinde çok ihtiyacım var. Çünkü o elektrik tellerine konan kuşlar var. O kuşlardan biri belki onun yüreğini taşıyordur. Korkutma. Hiç kimseyi. Kendini kaybettiğini anlıyorum bunu biz de yaşamıştık. Ama her şey 21 Aralık günü Şirince Köyü’nde başlamıştı unuttun mu?

(Bu o kadar da saçma değil emin olun.)
  Hadi ama dostum beni Amerikan filmlerindeki gibi konuşturma senin o lanet kıçının canı cehenneme! Neyse sorun şu ki ben kaybolmuş olabilirim bazı şeyleri hatırlamıyor olabilirim ancak o gün kıyamet kopmadığını biliyorum. Yetti artık sohbete gel;

B- Merhaba Bay Hiçkimse. Hangi yıldayız? Bugün günlerden ne?
A-Bak inan bunları bilmiyorum ama o gün kıyamet kopmadı. Arkadaşlarla sabaha kadar dut şarabı içtik. En son bir izdiham yaşanıyordu. Ama göktaşı ya da söyledikleri gibi sel falan yoktu ortalarda. Şeyimi çıkarıp o ağaç dibine işediğim sırada film koptu bende. Hatta ben insanlarla buna inandıkları için dalga geçmek ve bu anları kameraya almak üzere orada bulunuyordum.
B-Ne güzel Braveheart. Neden aralarda İngilizce konuştuğumu sormadın? Sen Türkçe cümlelerin arasına İngilizce sözcüklerin girmesinden iğrenirdin. Ne oldu?
A-Merak etmiyorum.
B-Tabi etmezsin. Saçma sapan da olsa insanların inandığı şeylerle dalga geçtin. Soran insanlara İngilizcemi ilerletmek için oraya gidiyorum dedin. Orada bulunanların yarısından fazlası turistti.
A-İnsan mı öldürdüm? Birinin kafasında şişe mi kırdım? Nedir bu neler oluyor anlayamıyorum.
B-Sen kendi kıyametini yarattın genç adam. İnanmadığın, inananlarla dalga geçtiğin bu kıyameti sen yarattın. Mutlu musun?
A-Burası hiçbir yer. Sonsuz bir boşluk. Burasından nefret ediyorum.
B-Kıyametine hoş geldin. En zoru da nedir bilir misin? İçindeki bu saçma anlamsız belki de sana bile ait olmayan bu ses. Bu boşlukta ondan başka arkadaşın yok.
A-Ne demek sana bile ait olmayan. Kendi iç sesimle konuşuyorum sanıyordum.
B-Kindi iç sisimle kinişiyirim siniyirdim. Tişikkirler sipirmin.
A-Sen ne diyorsun lan kiminle konuştuğunu sanıyorsun.
B-Ah küçüklüğünden habersiz büyük dostum. Seni yalnız bırakıyorum. Cevapsız kal ve sessizliğin ortasında bana yalvardığında belki geri dönerim.

(Buradan sonrasını katırlarla devam edeceğiz.)

 Ölüm olmasa ne yapardık? En büyük cevapları öldüğümüzde bulacağımızı düşünüyorum. Bu arada ben iç ses. Ve bu arada bu uzun yazıyı yazan her kimse bölümlere ayıramadı ya harbiden helal olsun. Geri zekâlı. Mesele şu; Yaratıcı, Dünya’da yaşadığımız süreyi bizim boyutlarımız arasında düşündüğümüzde, en önemsiz zaman dilimi olarak görüyorsa? Daha doğrusu biz işin ciddiyetini anlayamıyorsak? Size din dersi verecek değilim henüz asıl soruyla karşılaşmadınız. Her şeyimiz dediğimiz bütün değerlerimizin içine katıldığı yaşam yalnızca bir sorunun cevabını bulmamız için Yaratıcı tarafından tasarlandıysa? Öğretmeniniz tarafından size sorulan bir sorunun cevabını öğretmenizin dolabından çalmak isteseniz ve yakalanmanız garanti olsa o cevabı çalar mıydınız? Yakalandığınız takdirde o öğretmen size ceza vermez miydi? Evet, işte mesele bu; intihar... İntihar belki de verdiğim bu örnek yüzünden tüm dinler için yasak. Bilemiyorum. Mr. Nobody’nin gerzek fikirlerine başvuracağım ama kendimi biraz ağırdan satacağım. Ülkeyi satanlara alıştık ama bu adam, bildiğin Dünya’yı satmaya kalktı.

(Cevabı bilmiyorum, bilmek isteyen intihar edebilir. Tabi öğretmenden korkmuyorsanız)

 Şey. Orada mısın? Ben Mr. Nobody. Tamam, eşeklik ettim özür dilerim. Ne olur affet. Çok yalnızım. Sesimi duyan var mı? Yorulmuyorum. Susamıyorum. Sıkılıyorum. Bu iğrenç ve dayanılmaz bir durum. Sesimi duyan var mı? Orada kimse var mı? Ses. Neredesin. Ne olur çık. Ses?

(Devam Edecek)

Ali Özmen.

1 Kasım 2011 Salı

Konu Bütünsüzlüğü...




Beynimi şişiren radyoaktif dalgalardan sıkıldım.Ruhuma basınç yapan boş kahkahaların alayına küfrü basıyorum. Ben bugün ciğerlerime hain bir tuzak kurdum. Dumanla haberleşebilirdim aslında ama kapıyı çarptım da çıktım kabilemden.Kabile demişken Dunsburo kabilesinden değilim.Olmak ister miydim bilmiyorum. Kapının kolunun bir tarafı sıcak diğer tarafı soğuktu. Sıcak, soguktan daha derine işlerken ellerim soğuyordu sensizlikte. Ben böyle durumlara yaklaştığımda susmak zorundaydım. Birazdan ruhumun mesaj hakkı bitiyor bu yüzden asılıyorum kaleme;

Olabildiğince hızlı yürüyorum. Koşuyorum aslında. Neden bana her dik bakana daha dik bakmak zorunda hissediyorum kendimi bilmiyorum. Ama üç adet yapılı, gözlerindeki ışığa tecavüz edilmiş adamın üstüme çullanması an meselesi. Bendeki deli cesareti. Bilmiyorum bir gün aklım başıma gelir mi? Gelse de ben başından kaybeder miyim girmediğim savaşları?


Konu bütünlüğü olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Hayat konu bütünlüğünden ibaret. Doğduysan ölmeye mahkumsun. Seni yazmaya başlarlar ve nokta koyarlar. O yüzden konu bütünlüğünden uzak durmaya çalışıyorum şu anda. Yanıbaşımdaki çayı henüz dört dakika önce aldım. Soğudu şerefsiz. Ulan hava soğuk ben aklıma takılan kelime öbeklerini satırlara dökmeye çalışıyorum. Bundan ne bir çıkarım var ne de piyasa yapmaya çalışıyorum. Bu bir bağımlılık. Keyif verici herhangi bir madde gibi...

Denize şarkı söylemeyi özlemişim. Yanımda üç adam var. Adamdan saymadığım bir de köpek. Şişman köpek. İnanılmaz tatlı ama saldırırsa canını yakarım. Çünkü her an tetikte olmayı bana sen öğrettin. Hiç beklemediğim anda 'sırtından' vurdun gidişinle. Denize bağıra bağıra beraber şarkı söylediğim her adam benim için değerlidir. Ellerimizdeki sigara geceden daha sıcak bu kesin. Deniz aynı ses tonuyla karşılık veriyor. Detone ve hiçbir ses eğitimi almamış. Ama bu sesi seviyorum.


Düşündüm de 'seni seviyorum' kelimesini çok fazla tükettim boş ellerde. Ulan bazen çok yavşak bir herif olabiliyorum. Ama hatalarımdan ders çıkarmayı da biliyorum en klişesinden. Bu yüzden beni sevdiklerini söylüyor bazıları... Sevdiklerim de var muhakkak...


Burası ilk durak. Altı dakika yirmi beş saniye, bunu söylerken yirmi yedi saniye oldu. İlk duraktan, son durağa gideceğimi şuradaki kızıl saçlı kız bilse eminim bana acırdı. Yolun üçte ikisini balık istifi bir halde gideceğimden şüphem yok. Yedi dakika oldu ve otobüs şöförünün, benden elli metre uzaktaki kulübede keyifle çay içtiğini görmek beni delirtiyor. Neymiş efendim? Zamanı gelmemişmiş. Ulan hava soğuk, arkamdaki çift yiyişip duruyor. Sinir katsayım yükseldikçe biriyle göz göze gelmekten kaçınıyorum. Demiştim ya bazen abartacak şekilde bakıyorum diye. Sekiz dakikaya yaklaştı ve ben ortalama bir insanım. Ortalama insan yaklaşık altmış yıl yaşar. Bunu dakikaya vurmak basit bir matematiktir. Ama ortalama bir insanın sekiz dakikası kıymetlidir. Hayatımız boyunca otobüs duraklarında geçirdiğimiz sürenin toplamı sanırsam bir kaç yabancı dili, ileri derecede konuşmanı sağlamaya yetecektir. Belki de fazlası. Araba ayrı mesele. Dünyanın en pahalı petrolü bizim memlekette anasını satayım. En zenginleri de biziz ulan. Avunuyoruz işte. Neyse şükür ki şu koca göbekli, suratında damıtılmış bir ifade olan şöför, otobüse doğru ilerliyor. Ben yüzüne bakmaktan hala kaçınıyorum...


Karşımdaki kız fazlasıyla güzel. Bu arada ben oturdum koltuğa. Yanımda, işten geldiği belli olan, yorgunluğu yüzüne ve gözlerine yansımış bir adam oturuyor. Çaprazımda beni kesen orta yaşlarda bir bayan. Onun yanında inanılmaz itici bir insan evladı. Ulan sadece ben değil o kadının bakışlarında da bu var. Kız güzel ama benim bugün kafam güzel değil. Kız onu göz kıskacına almamı bekliyor ama daha çok bekler. Çünkü bugün düşünüyorum. Ve düşünebilen bir insan, düşündüğü sürece tam anlamıyla mutlu olamaz. Mesela arkadaşlarınızla beraber mutlusunuzdur. Bunun nedeni geri kalan şeyleri unutmanızdır. Kız bana dik dik bakıyor. Eminim çok beğendiğinden falan değil. Beklediği gibi olmadığı için. Ulan dik bakana daha dik bakardım ama buna bakmayacağım. Bir ara ortamı unutup otobüsün içinden akıp giden şehri izlemeye koyuldum. Gözlerimin hüzünlü baktığına eminim o anda. Kız hala bana bakıyor. Durakta otobüse binen adam kızın çaprazına geçip kızı gözleriyle yemeye koyuluyor. Ulan bende saçma bir sahiplenme duygusu oldu bir anda. Bu saçma bir şey, unutalım gitsin. Bir durak sonra inmem lazım ama kız hala bana bakıyor. Gülümsemeyi hatta yanına oturmayı bile aklımdan geçirdim.Bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceğini iyi bilirim. Ama keyfim yok. Hiç hayat oyunlarıyla uğraşamam. Beni duyan da öbür taraf için falan hareket ettiğimi düşünür. Gülerim. Dinsiz, imansız bir adam sayılmam ama az önceki cümleye harbiden gülerim.Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürüyorum , kıza da yaklaşıyorum aynı zamanda. Ulan kız hala bana bakıyor be. Başlarım böyle işe kız dediğin biraz çekingen olur.Gözlerini kaçırır. Hiç olmadı en azından öküz gibi yüzüme bakmaz. Atarlı bir bakış olsa yüreğim yanmıcak. Otobüsten inerim ben şimdi. İndim.


Sayısız insan, sayısız yankılar uyandırdı. Derin uykular bölündü ve anlatıldı o anılar. Bende şu anda derin uykumun yarısını kelimelerime şehit veriyorum. Ölmediğine eminim uykumun. Ama sadece uykusuzluk şehit sayılmaz. Şimdi bana bu terimlerle alay ettiğimi falan söylerler, kahkaha atarım. Hava buralarda hiç olmadığı kadar soğuk. Sıcak yatağım beni cezbetmiyor. Cam kenarı yalnızlıklar yaşıyorum. Birinci dereceden soğuklar oluşmaya başladı bile. Saat 3.21 ve açım. Bu satırları siz okuyasınız da büyüyesiniz diye değil, beğenesiniz diye değil, umutlu olduğum için yazıyorum. Hala sesimi duyabilen birileri varsa lütfen en yakın kütüphaneye gitsin. Ya da en yakın kitabı eline alıp okumaya başlasın. Yahu bu işleri aştığım için falan değil. Ben daha yolun başında bir kalemim. Hani bir maraton koşucusunun ilk yaşlarındaki emekleme sahneleri. İşte ben o'yum. Ya da söylediğim herşeyi unutun.Son zamanlarda fazla ukala oldum. Kimse söylemiyor. Söyleyeceklerini düşünmüyorum zaten ama bence durum bu. Tam bir konu bütünsüzlüğü işte bunu seviyorum.


-Benim burda ne işim var?


-Yatıyorum.



Ali Özmen.