26 Ağustos 2012 Pazar

Bir gece yarısı ceketimi giydim!




Bunu bilerek yazmıştım
Paramparça bir kâğıt parçasına
Üstüme gelen ne varsa ortaktır şimdi
Ateşin alımına ve çizilen kadınlara
Daha çok erken diyordu
Kalkıp gitmeseydi, bir harf eksik geceye
Karanlık bayram yeri, keşke hiç bitmeseydi
Ne duraklar gördük, kaybetmenin sanrısından
Çok uzundu sanki
Ciğerlerim bitmeseydi
Kanser olabilmek adına, bu geç saatlerin buğusu
Üstelik ben o masada kaç sigara söndürdüm
Parmak izlerimi kaybetmek adına


Çünkü bu senin eserin
Bilmiyor ki hiç kimse
Bir durak önce inmeseydin
Bu koca dünyada
Bir otobüse sığıyordu tebessümlerimiz


Çünkü bu senin eserin
Temmuz akşamları
Gökyüzünden bir haber bekleyen
Üstelik utanmadan bunu herkese söyleyen
Bir adamın yanmayan çakmağı
Ellerindeydi


Biraz biraz ellerindeydi gecenin sessizliği
Oysa bir çocuğun çığlıkları uyandırabilirdi ikimizi
Sustum, sadece sustum uyuşmuş bir kalemi açarken
Konuşsaydım eğer, gece direnecekti yokluğuna
Sustum öylece


Çünkü bu senin eserin
Artık her şey direnecek
Ve herkes sessiz olacaktı
Kapı aralığının içime düşen ateşine
Sigaramı uzattım
Geceler yanıyordu
Adımlarını atlamadan eksiliyordu
Durdum, tıpkı saat gibi


Mahur bir tınısı vardı
Sonradan gidiyor olmanın
Kimden ya da kimsesizliğimden
Utandım
Hem de öyle utandım ki saatten;


Bir gece yarısı ceketimi giydim
Sanki çıkarsam onu, sabah olacaktı



Ali Özmen.

Biz seninle; sıfırın altında çok*



Unuttuğum bir şiir gibiydi gökyüzü
Gece ses tonuma gizlice yerleşip
Hece eksiltiyordu cümlelerimden
Bu yüzden sıfırın altında çok seviştik

Bir melek gibi ağır ağır işliyordum
Sırası gelen tüm cinayetleri
Sırası gelmeyen kaç ayrılık gördün ki?
Bu yüzden sıfırın altında çok seviş

Elime inen bir kayboluş
Baka baka kararan dünya saçlarında
Sanki sakin bir adamım
Bu yüzden sıfırın altında çok sev

Yağmur eksikti günlerimden
Aynı garın içinde bilmem kaç numara
Gidiyor oluşuma hayret
Biz seninle;
Bu yüzden sıfırın altında çok*

Ali Özmen.



Bir hece bir kelimenin anlamını tamamen değiştirebilir ya da yok edebilir. 
Bir kelime bir cümleyi eksik kılabilir. 
Tamamlanmamış bir cümle ise önceden yazıldığı söylenen hayatımızı her zaman eksik kılabilir.

Mayıs ayına ve tüm paragraflara, tüm eksik hecelerle beraber...

24 Ağustos 2012 Cuma

REGİNDOT GÖĞ



Regindot Göğ adlı şiirimin naçizane seslendirme denemesi.


Mevâli.

12 Ağustos 2012 Pazar

BALANS




Balans adlı şiirimi naçizane seslendirdiğim youtube videosudur.

Mevâli.

7 Ağustos 2012 Salı

Soyka - Telefon Görüşmesi



-TELEFON GÖRÜŞMESİ-

Bitmek üzere olan sigarayı yere attığı anda cebinden bir sigara daha çıkardı. Yaklaşık bir saattir yürümenin yanında artık hiç bir şey hissetmiyor gibiydi, yorgunluğu ve uykusuzluğu hatta vücudunu hissetmiyordu. Tam sigarayı yakacağı sırada, burnundan akan sıvıyı refleks olarak elinin dış kısmıyla sildi. Sigarasını tekrar yakmayı denerken burnuna dolan sıvıyı tekrar hissetti. O an gözü, elinin dış kısmındaki kırmızı sıvıya takıldı. Burnu kanıyordu. Burnu hep kanıyordu artık buna alışmıştı ancak son bir haftadır bu çok sık oluyordu. Cebinden, kurumuş kan lekesinden rengi belli olmayan mendilini çıkardı ve burnunu sildi. Artık eve dönmeliydi. Diğer cebinden telefonunu çıkardı, unutmadığı tek telefon numarasını tuşladı. Karşıdaki telefon çaldığı sırada çıkan o sesi sonsuza kadar devam edecekmiş gibi dinliyordu. Sanki sonsuza kadar devam etse usanmadan dinleyecekti. Bu sırada burnundaki mendili unutmuştu ve sigarasını tekrar yakmak istedi. Sigarasız kaldığı çok zaman olduğunu fakat elindeki sigarayı yakmak için ilk defa bu kadar çaba harcadığını düşündü bir an. Burnundaki mendili çıkardı ve çöpe attı. Sigarasını yaktı, çektiği ilk nefeste ona uçurum olan, uçurumu andıran o sesi duydu. “Alo” diyordu. Burnundan ağzına süzülen kan ve kanın, ona çok şey hatırlatan tadından dolayı bir süre konuşamadı. Yeni kullanmaya başladığı numara yüzünden karşısındaki onu tanıyamazdı. Diliyle dudaklarındaki kanı sıyırıp yere tükürdü ve konuşmaya çalıştı;

A-Destina.
B-Evet benim. Siz kimsiniz?
A-Sana olan nefretimi eksiltmemeye çalışıyorum.
B-Neden bu kadar bekledin piç kurusu?
A-Gururumu tekrar yendim.
B-Senin gururunun amına koyayım. Son aradığında fark etmiştim geç arayacağını ama bu kez çok fazla oldu. Merhaba salak, seni çok özledim.
A-“Merhaba salak”, bu iki kelimeyi özlemişim.
B-Beni özleme zaten.
A-Neden bilmiyorum ama en zor zamanımda, en yalnız kaldığım zamanda seni arıyorum. Sevgilimi arayabilirim. Onlarca dostum var onlarla dertleşebilirim. Yanına gidersem annem de dinler beni ama ben seni arıyorum. Neden?
B-Hala aynısın. Ben de öyleyim. Bana olan nefretin ne zaman geçer? Bir zamanı var mı bekleyebileceğim?
A-Sen beni bekleme.
B-Bazen aklıma geliyorsun sana çok küfrediyorum. Etrafta hiçbir izin yokken bunu nasıl başarıyorsun?
A-Soru cevap yapmaya devam edeceksek telefonla görüşme hakkımı falan kullanmak istiyorum.
B-Esprilerine sokayım Ali, neden bu kadar geç hatırlıyorsun beni? Ben sana hala bir adım uzaktayken sen neden artık ayda yılda bir telefon görüşmesine sığdırıyorsun beni? Senden de özleminden de hatta nefretinden de bıkmayacağım piç kurusu. Seni seviyorum.
A-Belki de sadece egomu tatmin etmek için arıyorum seni.
B-Sen beni özlüyorsun. Hem de kendine bile söyleyemeyeceğin kadar.
A-Özlesem ne değişecek ki bu saatte.
B-Sen istedikten sonra her şey değişir.
A-Neden hep geç saatlerde konuşuyoruz? Erotik bir muhabbetimiz de yok gece yarısından önce çok nadir konuşmuşuzdur.
B-Aradığımda açmamanla alakalı olabilir mi? Aylarca senden tek bir haber almadan beklediğimi biliyor musun?
A-Yeter. Artık soru yok. Ben senden nefret ediyorum.
B-Neden lütfen söyle neden?
A-Bilmiyorum. En son neden nefret etmiştim?
B-Her aradığında başka bir şeyden dolayı benden nefret ettiğini söylüyorsun ve sonra bu gereksiz şeyleri unutuyorsun.
A-O yüzden diyorum ya, tek yapmaya çalıştığım sana olan nefretimi taze tutmak.
B-Yapma Ali, lütfen artık yapma bana bunu.
A-Seni özledim.
B-Sigaraya tekrar mı başladın sen?
A-Nereden anladın?
B-Ben aptal mıyım? Hayvan gibi ciğerlerine çekiyorsun dumanı…

Telefonu kapatıp cebine koydu. Hiçbir şey düşünmüyordu. Telefonu neden yüzüne kapattı, bilmiyordu. Telefonu kapattıktan sonra onun ne söylediğini hiç düşünmedi. Kan kokusundan nefret ediyordu ve sanki tüm şehir kan kokuyordu.


Ali Özmen. // Soyka //

SEV GİBİ



Biliyordu; anlamazlardı
Oysa bir kış gibi hazırlanmıştı sana
Benim ona anlattığım, içine sinen
Kısa bir ömrün arda kalanını
Bir hamlede eşit parçalara bölüp
Kuşluğa inandı, gökyüzüne bakıp
Ardından hiç beklemediği
Bir yaz yağmurunu karşıladı teni
Üstelik gözleri bunu başarmıştı
Hala nemli durabiliyorken yanakları
Elindeki kalemi yanındaki kadına verip
“Beni ondan kurtar” dedi.
Kadın ağladı,
Daha sonra kadın hep ağladı
Temmuz akşamları
Bir şehri gece yarısı
Topuklarıyla delik deşik eden o kadın
Bir daha bana hiç inanmadı
Ona tebessüm ederken
Geç kalmışlığım buna dayanmadı
...

Ali Özmen
-Görmüyor musun? Seninle ilgilenmiyor. Mutsuz olacağın bir sevdanın peşinden gitme. 
+Sen de söyledin bak, “sevda” dedin. 
-Sen böyle değildin, gözün iyice kör olmuş. Kız seninle ilgilenmiyor bile. 
+Olsun, ben de şiir yazarım. 
-Ne faydası olacak? 
+Şu an yaptığının ne faydası olacak? 
-Ben sadece acı çekme, üzülme istiyorum. 
+Ben de onu gördüğümden beri onun için acı çekmek, üzülmek istiyorum. 
-Peki ya ben? 
+Ne olmuş sana? 
-Beni gördüğünden beri ne hissediyorsun? 
+Sen iyi bir kızsın senin üzülmeni istemem. 
-Ama beni sadece sen üzüyorsun. 
+Anlamadım. 
-Boşver. 


 Ali Özmen.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Kaybettiğim Muştam ve Sen

Bir siyah renk darıldı hiç bilmediğim şehirlerin telefon görüşmelerinde Seni özledim diyordu, beni babam bile özlemiyordu bu aralar Bir gece bir otel odasının sessizliğine eğilip yavaşça yağıyordu Tam o sırada sokaktan geçen tüyleri sokağın bakımsızlığına hiç yakışmayan Belki de hiç kimseyi koşturamayan avare bir köpeğin çıkardığı soluk sesi Arkadaşlar gidiyordu, arkadaşlar geliyordu Sanki hiç bitmeyecekti bu Biraz da cinselliği andırıyordu Ne kadar uzun gidip gelirsen, gidip gelirse sevdiklerin Başka çaresi yok gibiydi biraz da adamdık ya hani yakışmıyordu kaybetmek Sonra dehlizler içinde kaybolan anahtarlar Tıpkı ilk aşklar gibi söylenemeyen Gitme diyemeyecek kadar çocuktuk ya hani Birden bire ortaya çıkan kadınlar bizlere adamlığımızı hatırlatan Belki de unutturan gururumuzu Oysa en başta ne güzeldi onu unutmak Unutmanın bile güzel olduğu memleketler bildim ben Sonra hiç unutamadığım evlerin yanından geçtim hep Sizler hediyelerinizi hatta anılarınızı pahalı ve küçük kutulara sığdırmaya çalışırken Ben şehrin meydanlarına sığdıramıyordum, boş sokaklar ve ışığı hala sönmeyen o evin önünden Geçerken hissediyordum Dünya asla geriye dönmüyordu Öyle demişlerdi bize küçükken "Dünya dönüyor aslanım, Dünya dönüyor umudunu kaybetme" Ama nereye dönüyor söylemedi hiç kimse O gözler yine ardına dönüp bir kez olsun bana bakabiliyor mu? Annem geriye dönebiliyor mu? Dünya ne zaman ve nereye dönüyor? Hepsi bir muallak tek gerçek var Dünya geriye dönmüyordu Bir kadın vardı yol boyunca aklımdan çıkmayan Sadece yola çıktığım zaman aklıma boca olunan hisleri Sindiremiyordum belki de Yola çıkmak ve onun arasında büyük bir bağ olmalıydı Oysa bir kez olsun sevişememiştik Yol bitmiyordu, aklım karışacak gibi Yol bitince her şey bitmiş oluyordu Uzak memleketler bildim ben Gözyaşlarına hiç dayanamadığım bir teni, tenimde Yakarken hissettim bunu Çok uzak hayalleri yaşadım hoyratça Bir gün uyanıp kahvaltı masasından düşecek gibi oldum Düşmedim Kahvaltı masasından düşseydim eğer Boşa yaşamış sayardım kendimi Çünkü hiç kahvaltı edemedik seninle Oradan düşseydim gerçekten Birlikte oturamadığımız tüm masalara binaen Apartman ormanlarının arasında kaybedecektim kelimelerimi Bir daha okunmayacak hale gelecekti cümlelerim ki fazla uzak sayılmam Olsun Bilmediğim bir şehrin göğsünde unuttuğum Hiç bilmediğim bir parçamsın sen İstediğin kadar küfret istersen... Ali Özmen.

26 Nisan 2012 Perşembe

Son çalan parçayı biliyordum!


Bir savaşın orta yerinde küçük bir kızın saçlarını kazıyor annesi, babası ağlıyor. Usturanın ucundaki jilet mi şerefsiz yoksa insan mı? Kız neden ağlamıyor ki? O çok mu büyümüş hiç bilmediği insanların gözlerinde, topraklarını bırakın, oturduğu ev çok mu büyük ki okyanuslar aşarak geliyor ona sahip olmaya çalışan insanlar? Bilmiyor. Bir çocuk çikolata yiyemediği için ağlıyor, babası ona “bir gün çikolata yiyebildiğin için ağlayacaksın” diyor. Belki de öyle bir günün hiç gelemeyeceğini bile bile. Çocuk susup anlamaya çalışıyor ama anlayamıyor. “Çikolata yesem niye ağlayayım ki? Hem eskiden daha sessizdi buralar, şimdi neden böyle oldu?” Baba, sanki binlerce soruyu aynı anda duymuş gibi binlerce cevap geçirdi kafasından. Hepsine de verecek bir cevabı vardı üstelik bir süre sustu “geçen sene işten dönerken sana hep çikolata getiriyordum ya işte o çikolataları sadece kendi çocukları yesin istiyorlar.” Dedi. Çocuk kırılgan bir sesle ve tüm heyecanıyla bağırdı “ama bu haksızlık” diye.
Baba elindeki silahı biraz daha kavrayıp “evet bu haksızlık” dedi. Birkaç ailenin saklandığı izbe ve öncesinde bombalandığı için güvenli sayılan ev ayakta zor duruyor gittikçe yaklaşan silah ve bomba sesleri o evin içindeki herkesi daha çok düşündürüyordu. “Sana anlatmayacağımı söyledim bir gün saçlarını neden kazıdığımızı da anlayacaksın.” Dedi baba. Küçük kız bir daha hiç konuşmayacakmış gibi sustu. Yerdeki molozların arasından küçük anteni belli olan pilli bir radyo gördü baba. Hemen onu alıp temizledi ve kızına dönüp “bunu hatırlıyor musun?” Dedi. Küçük kız gülümsedi henüz beş yaşında olmasına rağmen çıkardığı tam ve vurgulu ses tonuyla tüm Dünya’nın pisliğine göğüs gerercesine gülümsedi. “Müzik kutusu” dedi. Baba, dört aylık oğlunu kaybettiğinden iki hafta sonra ilk kez tebessüm etti. Hemen bir radyo frekansı aramaya başladı. Bulduğunda mahalleye giren tank, yeri sarsıyor ve silah sesleri artık saklanacak bir yer kalmadığını anlatıyordu. Baba radyoyu son ses açtı. O izbe evin içindeki tüm anneler içleri kan ağlasa da o an gülümsemeye başladı. Çocuklar da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor onlar da biraz biraz o gülümsemelere, tebessümle karşılık veriyorlardı. Toplam altı yetişkin erkeğin üçünde silah vardı. Hepsi ayağa kalktı. Onlar da gülümsemeye başladı. Küçük kız belki de bir şeyleri hissetmiş olacak ki babasının yanına koşup ona sarıldı. Babası ona sarılırken kulağına neden saçlarımı kestin baba? Dedi.
Baba sanki yaşanabilecek tüm ölüm hallerini aynı anda yaşıyordu. “Sana kötü bir şey yapmalarını istemedim. Eğer ki onlar gelmeseydi ben gidecektim” dedi.  Ama saçlarım çok güzeldi değil mi baba, sen hep öyle söylerdin.” derken evin onlarca girilebilecek açıklığı olmasına karşın tüm umutları yıkarcasına ayakta duran tek kapı, bir askerin tekmesiyle yıkıldı. Oradaki herkes biliyordu kadınlara ve çocuklara ne yapıldığını. Erkeklere yapılan işkenceleri çocuklar hariç herkes duyup anlamıştı. İnsanlardan zorla alınan organları hatta o askerlerin bazılarının çocukların kararan hayatlarını birkaç kez daha kararttığını herkes biliyordu. Ve daha anlatılamayacak kötü şeylerin olduğu bir yerde tek suçlarının yaşamak olduğunu herkes biliyordu. Bunu belki de çocuklar bile anlamıştı.  Kapıdan giren askeri vurduktan sonra ağlamaya başlayan baba, korkudan ve sesten donup kalan küçük kızını annesinin kucağına verdi. Birkaç adım geri çekildi. Çalan radyonun, bazı çocukların yüzünde donup kalan korku ve bundan bir iki dakika önce çehrelerinden hiç düşmeyecekmiş gibi duran tebessümün karıştığı o an, o kahrolası, o insanlığın yüz karası an, baba otomatik tüfeğini kadın ve çocuklara doğrultup ateş etmeye başladı. Yanındaki adamların yapabildiği tek şey izlemek oldu üstelik onlarda babaydı onların da eşleri ve çocukları kurşunların hedefiydi. Ancak o kırılan anda akıllarına gelen tek şey yaşasalardı bizden sonra çok işkence görürler mi? Sorusuydu. Çok azap çeker miydi yaşasa o küçük kız? Hepsi biliyordu evet çok daha kötü şeyler görürlerdi. Ama kimsenin yapabileceği bir şey yoktu belki de. Diğer askerler eve ateş açmaya başlamışlardı. İçeri giren bir el bombasını fark eden diğer bir adam onu alıp dışarıya doğru koşturmaya başladı. Onların tam üstüne atacaktı belki ama elinde patladı. Sağ göğüs kafesi ve sağ kolu artık yoktu. Birkaç saniye sonra da üzerinde taşıdığı kırmızı sıvı yere boca oldu. Canını orada bıraktı. Tank namlusunu eve doğru çevirmeye başladığı an içerideki herkes o sesi duyabiliyordu. Tüm kurşunları bitene dek çatışmışlardı. Yerdeki taşlardan başka hiçbir şey yoktu savaşabilecekleri. Radyo hala çalıyordu. Silah seslerinden dolayı duymak çok zordu ama gerçekten duymak istersen duyabiliyordun.  

  Uzaklardan yükselen toz bulutuna bakan küçük çocuk baba orada ne oldu? dedi.  O kadar zor sorulardı ki bunlar her biri beyne sıkılan bir kurşunu andırıyordu. Baba oğluna bakıp “hani senin oynadığın o patlayan oyuncaklar vardı ya neydi onun adı?” dedi. Çocuk “Torpil mi?” diye cevap verdi. Baba kendinden emin bir halde “Evet, işte yaramaz çocuklar oyun oynuyorken yanlışlıkla onları patlattılar.” Dedi. Çocuk heyecan ve şaşkınlıkla hepsini mi patlattılar? Deyiverdi. Baba “hepsini patlattılar” dedi. Çocuk “Ben hiç yaramazlık yapmayacağım baba” derken derinlerden o bombanın patladığı yerden dikkatli dinlediğinizde duyabileceğiniz belki de tüm dünyanın duyması gereken, pilli küçük bir radyo çalıyordu. Tüm dünyaya inat tüm savaşlara tüm düşüncelere inat o küçük radyo orada molozların arasında çalıyordu. Ben mi? Orada değildim ama radyoda çalan son parçayı biliyordum.

Ali Özmen.

Amel Mathlouthi-Naci en Palestina - http://www.youtube.com/watch?v=koMXfPf4ulA&feature=colike



21 Mart 2012 Çarşamba

Dudakları Dikilmiş bir kadındı; Gururumuz



En büyük yanlışımızdı; dudak payı bırakmamak, hayatlarımızda. Kim bilir?




Belki de senin bırakmadığın pay benimdi. Neşe arkası gözyaşlarımızın siniri bozuktu biliyorum. İtimadım da sonsuzdur içmeden seviştiğim herkese. Velhasıl dudakları dikilmiş bir kadındı gururumuz. Bırak ikimizi, onun için bile zordu.


Parmaklarına oje sürmekten utanmazdı, karşımda. "Niye utanayım ki?" derdi, dudakları dikilmiş kadın. Çok güzeldi ama inan bir kez olsun bakmadım o gözle. Hatta kızardım. Gece boyu ıslık çalardı. Uyku tutmazdı içine girdiği gecelerin. Devrik cümlelere tapardı. Tek inandığı seni bir daha sevemeyecek olmamdı. Ama yanıldı, bir bir düşerken ıslıkları. Sonraları sarardı. Odamın bir köşesinde her akşam beni karşılardı, resminin tam önünde. Öpüşmek istediği dudakları bile morardı. Bir gün ölmek üzere olduğunu anlattı. Aklımda senin olduğunu bile bile dönmek istedi yokluğuna. Kafam almadı, sonra bir daha hiç uğramadı.

Ucundan ısırılmış gecelerde kaldı, kırılmış umutlarımın kırıntıları. Ve yine bir çok şiirde olduğu gibi yağmur yağdı. Ben sırılsıklam boğuluyordum senin eksi yönünde. Nefesim kesildi, öksürmeye başladım. Dizlerimi yere birden bırakmışım. Hala ağrıyor. Sonra birden yok oldum kaldırımlarda, nefes nefese. Seni tekrar buldum.
Hatırlar mısın?
Biraz sen içerken benden, ben gözlerinin dibini buldum. Fazlası zarar, "o son bakışından çok utandım" dediğin sırada sana çok bağlandım.

Geceye atfedilen tüm ritüellerden sıyrıl ve gel. Belki yeniden inanırız beraber.

Ali Özmen.

Yarım Nervium



Ben bu şarkıyı biliyorum
Meçhul bir otobüs
Nervium yarım
Hava ısınıyor
Ellerime yakışan Diyojen
Bir kalpazansa eğer
Arka mahalle diazem
Bir apartman yıkılıyor, çocukluğum
Üstünde intihar eden birkaç müteahhit
Alengirli bir hakikat odanın ortasında
“Kalbime basma lan”
Diyen bir dilim kaldı geriye
Onu da bana bırakmışsın,
Oysa ben hepsini yemiştim
“seniseviyorum” deyişlerinin
Siktir olup gidişinin şerefine örtünemiyorum
Bak bu güneşli günlerin habercisi
Benim gördüğüm bu düş biraz da ilaçların alerjisi
Kalbim kızarıyor olmalı göremiyorum
Annem olsa görürdü yanımda
Yanımda görürdü olsa annem, seni
Kafiyeler beynimde kanıyor teni
Nereye baksam
En geç kalmış sanki benim

Ali Özmen.

17 Mart 2012 Cumartesi

Bir nefes gibi geri çekildim.



Uzak bir şehir gibiydi ruhum, yokluğundan mıdır bilinmez, ona ulaşmaya çalışan ne kadar da çok insan vardı. Yalnızca o farklıydı. Bir gün bir fotoğraf yüksekliğinden bakıyordum geceye ve irkildim. Bir nefes gibi geri çekildim. Sanki gözleri vardı gidişinin. Baktığım her yerden bana bakıyordu. Gece, sıkılan bir kurşundu ruhuma ve ben bir adım bile kaçamıyordum. Öylece durdum. Aynada bir adam gördüm ve ben değildim. Benim aynamda bir başka bir adamın ne işi var?! Bağırdım; “yavşak” dedim. “Sen kimsin?” Çünkü çok korkmuştum. Bir daha baktım, bir daha ve bir daha baktım, kimse yoktu. Uyuyamadım. Ben uyuyamadığım kadar uzandım sana, şiirler kadar kısaldım. Sabah gibiydi seni hatırlamak, sana başlamak. Seni unutamamak ise biraz ölümdü. Biraz yaşamak. Ama öyle sandığın gibi değil, bir toplama kampının orta yerindeki bir çocuk, ne kadar güzel yaşayabiliyorsa. Kurumuş bir çiçeği sıktım avucumda, bıraktım ve rüzgâra karıştı. Utandım daha sonra, ben ne yapmıştım? Etrafımda bu kadar çok insan varken neden bu kadar yalnızdım? Duvardaki saate baktım. Sanki saniyeler yavaşlıyordu, sanki baktığım her an bir saniyelik zaman dilimi içerisinde o çubuğun ilerlemesiyle çıkan “tık” sesi bir öncekinden daha yavaştı. “Hazırlanın, ruhumun tahliyesine başlıyoruz.” Diye bağırdım. Bende gülmeye başladım böylece. Saate yeniden baktım, başka bir adam daha! “Olamaz, olamaz, olamaz!” Sanırım kafayı yiyorum ve sanırım kızaran yüzüme hatta yükselen ateşime bakılırsa bu hiç de çiğ çiğ olmayacak. Bir piyano sesi yankılandı odamda. Küfrettim. Çünkü hiç beklemiyordum bu sesi. Telefondan gelen bir mesaj sesiydi. İnsan beklemediği ses bir piyano sesi bile olsa küfredebiliyor bunun fazlalığı küçük bir etken. Saçmalamaya da başladığıma göre sanırım artık uyumalıydım.

Kısaca diyorum ki;

O kadının gözlerinden sonra her şey rengini kaybetti. Uykusuzluğum bile önemini kaybetmiş bir plasebo etkisi.

Ali Özmen.

15 Mart 2012 Perşembe

Esmer Noktalı Virgül


Küçük orospu, büyük orospudan daha değerlidir. Bunu benden başka kimse size söylemez. Ben, bir tükenmez kalemin içine sıkışmış, düşünebilen, konuşabilen ve hatta küfredebilen basit bir virüsten fazlası değilim. Sıvıyım, mürekkebim. Esmer bir kadının ellerindeyim. Aslında onun ruhuna akmak isterdim. Belki biraz da vücuduna, hatta yanaklarından, dudaklarına süzülmek isterdim. Bir sonraki noktayı, popüler kültüre küfredip, popüler kültürün dansözü olmak isteyen piç kurularına koyuyorum. Dans edin piç kuruları, çünkü değerlerinizle çok basitsiniz.

Kadının ellerinde ısınmaktan bildiğim daha iyi bir şey varsa onun ellerine akmak. Ahmak bir adam olduğumu biliyorum ama bazen kendini durdurmak imkânsızdır. Onun ellerine akıyorum, derisine işliyorum ve bazen kadın, parmağını isteyerek ya da istemeyerek kâğıda bastırıyor. Parmak izine kuruyabilirim. Keşke bedenim ona yazılmış, ucu yanık bir mektup olsaydı. Kimin yazdığı sikimde değil. Bana nasıl baktığı önemli. Bir sonraki virgülü, tüm mektup yazan insanlara bir tebessüm eşliğinde koyuyorum.

Benim mürekkebim ile saçma sapan, yeni bir din yazılabilirdi. Yeni bir şarkı, yeni bir şiir, yeni bir yasa hatta yeni bir roman bile yazılabilirdi. Eğer kalemi tutan ben olsaydım. Ama bu kadın beni sadece imzası için kullanıyor. Onu yine de çok seviyorum. Bazen aşk denilen bok bu kadar anlamsız olabiliyor. O beni sadece kendisi için kullanıyor ama ben onu seviyorum. Bir sonraki ünlemi, kendisine aşık olan bir adamı kullanan tüm kaltaklara koyuyorum, beni tutan hariç!

Duygusuz bir adam olsaydım diyorum bazen, duymasaydım bazı şeyleri hatta insanlara bu kadar tebessüm etmeseydim. Şu anda kalem benim ellerimde olsa başka bir hikâye yazardım. Bir de Allah’ı düşünün. Milyarlarca hikâyeyi usanmadan yazmış. Kimi kötü, kimi iğrenç derecede güzel, peki ya hiç yazmasaydı? Ben bir insan olsaydım hiç yazılmamayı, en kötü hikâyeye tercih ederdim. Ama yine de çok pişman sayılmam. Âşık olduğum bir kadının ellerinde, bir kalemin içindeki mürekkebim. Bana, “adına bakma, sen de tükeneceksin” diyenleri anlamıyorum. Bir sonraki noktalı virgülü bana tükeneceksin diyen orospu çocuklarına koyuyorum; ben tükenmez bir kalemim!

Bu bir başkaldırıdan çok daha fazlası, bir tepkinin temel harcı, bir şarkının başladığı andır. Nefesinizi tutup arkanıza yaslanın ve dünya denilen sahnede ne kadar porno yıldızı olabileceğini tahmin edin. İnanın tahmin ettiğinizden çok daha fazla… Bir sonraki boşluğu ruhuma bırakıyorum.


A-Bak yeni bir fotoğraf makinesi aldım.
B-İçinde bir resmimiz olmalı.
A-İçinde son bir resmimiz olmalı!
B-Şu saçma imalarından vazgeç, kafanın içindeki tümör geçecek, iyileşeceksin.
A-Ya iyileşecek kadar vaktim yoksa?
B-Yeter artık şu an konuşmak istemiyorum, sadece ikimizin içinde olduğu bir fotoğraf çekilmek istiyorum.
A-Hadi, bir fotoğraflık özlem çekiyoruz;
B-Seni hep seveceğim.
A-“Neden ölene kadar” demedin?
B-Anlamadım.
A-Hani klasiktir, “seni ölene kadar seveceğim” derler, sen neden öyle demedin?
B-Ben seni hep seveceğim ve çok uzun zaman ölmeyeceksin.
A- Ben çok kısa bir süre sonra öleceğim, buna hazır ol.
B-Ne zaman büyüyeceksin?
A-Öldüğüm zaman.
B-Öleceğinden artık gülerek bahsediyorsun.
A-Haklısın, intihar ederken biraz tebessüm bizi hep küçük kılar. Yaşlandığı belli olmasın diye yüzüne saçma sapan şeyleri süren bendim zaten!
B-Şu boynundakini biraz daha sık ve mümkünse bir aptal gibi gülmeyi de bırak.
A-Böyle iyi mi?
B- Aslında yanımda olduğun sürece, böyle iyi…
A-Bakayım, kalemin güzelmiş.

Ali Özmen. 


6 Mart 2012 Salı

İT DALAŞI




İçeri girdiğimde bileklerini ovuyordu, beni görünce birden kendini toparladı. Duvarda duran eski bir çerçevenin kenarına sıkıştırılmış, siyah-beyaz resme gözüm takıldı. Üzerinde birkaç damla kurumuş kan lekesi bana iki şey hatırlattı. Biri çocukken yediğim dayakları diğeri ise öldürdüğüm köpeğin kafasından akan kanı. Ancak beni tedirgin eden evin içindeki kimyasal ve gübre kokusuydu. Bana baktı konuşmadan önce bir yudum su içti.
A-Geç kaldın.
B-Beni neden çağırdın tekerlekli sandalyen mi bozuldu? Ahahaha. Hayırdır köpeğinin son sözlerini mi anlatayım sana? Hav hav hav.
A-Biraz konuşmak istiyorum adam gibi dinleyecek misin?
B-Tamam tamam, uzatma birazdan devriyem var.
A-Çocukken her akşam aynı rüyayı görürdüm. Işıklarda bekleyen onlarca kişiyle beraber yolun karşısına geçmek için beklerdim. Bir gün rüyamın içinde bir değişiklik yapıp herkesin beklediği sırada koşarak karşıya geçmek istedim. Kolum kırıldı ve omurgalarımda hasar vardı. İki ay hastanede yattım. Bu yüzden belimden aşağısı tutmuyor.
B-Rüyada olan bir şeyden bahsetmiyor muydun?
A-Tanrı bana çocukken bir oyun oynadı. En kötüsü de bir daha hiç rüya görmedim.
B- Nasıl yani, anlamadım?
A-Okuldan eve dönerken her akşam gördüğüm rüyada ezberlediğim her şey oluyordu. Herkes gibi ışıklarda beklemeye başlamıştım. O yaşlı adamın şapkası bile aynıydı. İlk defa bana gülümsediğinde bende bu rüyayı değiştirmeye karar vermiştim. Rüya değilmiş.
B-Sakat olduğunu biliyordum ama sen aynı zamanda salakmışsın.
A-Biliyor musun komiser boş zamanlarımı değerlendirmeyi çok seviyorum ben. Mesela kapının arkasına, çekmecelere ve oturduğun sandalyenin altına bak.
B-Bunlar ne amına koyduğumun gerizekalısı?
A-Bombayı bile bilmeyen bir komiserin bu ülkeye ne gibi bir faydası olur?
B-Bak seninle şu mahkeme yüzünden aramız biraz açık olabilir ama şu bomba olayı nedir hemen anlat düzgünce sana yardım ederim.
A-Önce sen sor bakalım ne kadar yaratıcısın.
B-Bomba yapmayı nereden öğrendin?
A-Abim bomba uzmanıydı ve bana bildiği tek şeyi öğretti.
B-Geçen gün tadilatta olan okulu sen mi patlattın?
A-Kısmen evet.
B-Peki neden boş okulu patlattın ve bu durumda bunu nasıl yaptın?
A-Okulu patlatmak isteseydim şu anda ayakta olmazdı, ben tek bir sınıfı patlattım.
B-Neden?
A-Çocukken benim sakat olduğuma inanmayan ve benimle dalga geçen piç kuruları yüzünden her sabah o sınıfta ağlardım.
B-Bunu engelleyecek bir öğretmenin yok muydu?
A-Benim bir deli olduğumu düşünüyordu.
B-Pek haksız sayılmazmış. Bombayı sınıfa nasıl götürdün?
A-Mahalledeki bir çocuğa oraya bırakması için verdim. Okul zaten tadilattaydı ve işçilerin mesaisi bitmişti. Çocuğa, çantayı oraya bırakması ve inşaatta birileri varsa dışarı çıkarıp yanıma gelmesi karşılığında istediği kadar bilgisayar oyunu alacağımı söyledim.
B-Aldın mı?
A-İstersen kendisine sor şu anda yeni bir çantayla beraber sizin eve gidiyor.
B-Neden inanayım?
A-Çünkü bacakların hala tutuyor ve evde erkek kardeşin ile sevgilisi yiyişiyor. En önemlisi de ne biliyor musun? O kurşunu köpeğime değil, kendi kafana sıkmalıydın.
B-Bir köpekten bahsediyorsun sakat herif, köpeğe karşılık insan canı mı?
A-Seni pencereden izliyordum, bahçeye girdin köpeği sevmeye başladın ve onu kapının önüne kadar getirdin. Sonra kafasına ateş ettin. Bana tek bir neden söyle?
B-Çok havlıyordu geceleri uyuyamıyordum.
A-Peki neden mahkemede, “bana havlamaya başladı, üzerime saldıracakken panikledim ve ateş ettim” dedin?
B-Sana istediğin kadar köpek alırım.
A-O benim ilk ve son köpeğimdi, babamın ölmeden önce bana emanet ettiği tek canlı varlıktı. Senin babanın da geçen yıl ölmeden önce sana emanet ettiği tek canlı varlık erkek kardeşin değil mi?
B-Yapamazsın, üst katta bebeği olan bir aile var.
A-Dün bayram için memleketlerine gittiler.
B-Kaldır ellerini yoksa beynini paramparça ederim. Hiç acımam sıkarım.
A-Şu elimdekiler ne biliyor musun? Biri senin evi patlatacak bomba diğeri de şu anda bulunduğumuz oda da en az beş metre derinliğinde çukur açacak olan bomba. Çocuk çantayı sizin kapının önüne koyup çoktan uzaklaşmıştır ve emin ol o çantada kardeşini öldürecek kadar bomba var. Şimdi karar ver. Kafama mı sıkacaksın? Eğer iyi nişancıysan sağ elime sıkıp kardeşini mi kurtaracaksın? Yoksa sol elime sıkıp kendini mi kurtaracaksın?
B-Tamam, tamam sakin ol kan akmadan bu işi bitiremeyecek miyiz?
A-Tek yolu var.
...


(Devamı var)

Ali Özmen./Senaryo çalışmaları

FLU


Ben bir özrü reddettim
Dudaklarında bu şehrin
Ne çok arka kapısı vardı
İliğime işleyen bu hasretin

Yanağıma kıvılcımlar,
Sol yanıma bir örs
Sen gece gibiydin
Gözlerimi yarına örtmede

Güneş ki gammazdır
Yakar gözlerimi
Nerede seni görecek olsam
Orada bir bulut bilhassa unutulur

Yağar klişe, unutulan bir harfin
Tekrar eden bakışmalarına denk düşen
Utanma halleri
Kaskatı bir kefen

Gökyüzü ağlıyor, toprağıma
Basıyorum utanmadan
Ben senin toprağın olacağım belki de
“Ama sen ağlama, dur”

Bir gün gözlerin hariç her şey elbet unutulur
Ayna kırılır, yüzüme
Ben ağlarım
Gökyüzü kızarır belki de
...

Ali Özmen.

Sankidepresan




Nefes alabileceğim boşluklar arıyorum

Ölmüş olmanın psikolojisinden ve sanki depresan

Kapı çalınıyor ve bir uçurum oluyor adımlarım

Canıma değiyor yokluğun


Ali Özmen.

29 Kasım 2011 Salı

Hazırlan, kalbim sökmeden, yola çıkacağız!


Tahrip gücü yüksek bir çift göz
Islanırken, üzerine basılmış bir çiçek
Mayın oluveriyor üzerinde yastığın
Manzaralarda üşüyen kırık bir nota
Tahrir’de de bağırdılar ya sevgilim
İşte öyle, çıkamıyorum bedenimden
Sen gelmeden, tanklar bile gelse
Bölünürken esaret bin sofraya
Sen gelmeden istemiyorum
Azad edilmek bu bileklerden
İşte öyle
Taşlara hemen sarılma hem
Belki beklediğin şeylerdedir suskunluk
Çok bağırma
Karşında kilitlenen bu adamın
Anahtarı sensin, hayret
Tecrübesiydi taşların yüzmek
Üç kere sektirdim babamı
Hem çok ta severdim taşra ağzını
Şimdi bağımsız oluşuma
Gayret ediyorum
Biliyorsun saçların
Gecenin en karanlık anı
Kör oldum
Annemin diktiği yerlerden
Kalbim sökmek üzere;
Hazırlan, kalbim sökmeden yola çıkacağız!


Ali Özmen.

1 Kasım 2011 Salı

Konu Bütünsüzlüğü...




Beynimi şişiren radyoaktif dalgalardan sıkıldım.Ruhuma basınç yapan boş kahkahaların alayına küfrü basıyorum. Ben bugün ciğerlerime hain bir tuzak kurdum. Dumanla haberleşebilirdim aslında ama kapıyı çarptım da çıktım kabilemden.Kabile demişken Dunsburo kabilesinden değilim.Olmak ister miydim bilmiyorum. Kapının kolunun bir tarafı sıcak diğer tarafı soğuktu. Sıcak, soguktan daha derine işlerken ellerim soğuyordu sensizlikte. Ben böyle durumlara yaklaştığımda susmak zorundaydım. Birazdan ruhumun mesaj hakkı bitiyor bu yüzden asılıyorum kaleme;

Olabildiğince hızlı yürüyorum. Koşuyorum aslında. Neden bana her dik bakana daha dik bakmak zorunda hissediyorum kendimi bilmiyorum. Ama üç adet yapılı, gözlerindeki ışığa tecavüz edilmiş adamın üstüme çullanması an meselesi. Bendeki deli cesareti. Bilmiyorum bir gün aklım başıma gelir mi? Gelse de ben başından kaybeder miyim girmediğim savaşları?


Konu bütünlüğü olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Hayat konu bütünlüğünden ibaret. Doğduysan ölmeye mahkumsun. Seni yazmaya başlarlar ve nokta koyarlar. O yüzden konu bütünlüğünden uzak durmaya çalışıyorum şu anda. Yanıbaşımdaki çayı henüz dört dakika önce aldım. Soğudu şerefsiz. Ulan hava soğuk ben aklıma takılan kelime öbeklerini satırlara dökmeye çalışıyorum. Bundan ne bir çıkarım var ne de piyasa yapmaya çalışıyorum. Bu bir bağımlılık. Keyif verici herhangi bir madde gibi...

Denize şarkı söylemeyi özlemişim. Yanımda üç adam var. Adamdan saymadığım bir de köpek. Şişman köpek. İnanılmaz tatlı ama saldırırsa canını yakarım. Çünkü her an tetikte olmayı bana sen öğrettin. Hiç beklemediğim anda 'sırtından' vurdun gidişinle. Denize bağıra bağıra beraber şarkı söylediğim her adam benim için değerlidir. Ellerimizdeki sigara geceden daha sıcak bu kesin. Deniz aynı ses tonuyla karşılık veriyor. Detone ve hiçbir ses eğitimi almamış. Ama bu sesi seviyorum.


Düşündüm de 'seni seviyorum' kelimesini çok fazla tükettim boş ellerde. Ulan bazen çok yavşak bir herif olabiliyorum. Ama hatalarımdan ders çıkarmayı da biliyorum en klişesinden. Bu yüzden beni sevdiklerini söylüyor bazıları... Sevdiklerim de var muhakkak...


Burası ilk durak. Altı dakika yirmi beş saniye, bunu söylerken yirmi yedi saniye oldu. İlk duraktan, son durağa gideceğimi şuradaki kızıl saçlı kız bilse eminim bana acırdı. Yolun üçte ikisini balık istifi bir halde gideceğimden şüphem yok. Yedi dakika oldu ve otobüs şöförünün, benden elli metre uzaktaki kulübede keyifle çay içtiğini görmek beni delirtiyor. Neymiş efendim? Zamanı gelmemişmiş. Ulan hava soğuk, arkamdaki çift yiyişip duruyor. Sinir katsayım yükseldikçe biriyle göz göze gelmekten kaçınıyorum. Demiştim ya bazen abartacak şekilde bakıyorum diye. Sekiz dakikaya yaklaştı ve ben ortalama bir insanım. Ortalama insan yaklaşık altmış yıl yaşar. Bunu dakikaya vurmak basit bir matematiktir. Ama ortalama bir insanın sekiz dakikası kıymetlidir. Hayatımız boyunca otobüs duraklarında geçirdiğimiz sürenin toplamı sanırsam bir kaç yabancı dili, ileri derecede konuşmanı sağlamaya yetecektir. Belki de fazlası. Araba ayrı mesele. Dünyanın en pahalı petrolü bizim memlekette anasını satayım. En zenginleri de biziz ulan. Avunuyoruz işte. Neyse şükür ki şu koca göbekli, suratında damıtılmış bir ifade olan şöför, otobüse doğru ilerliyor. Ben yüzüne bakmaktan hala kaçınıyorum...


Karşımdaki kız fazlasıyla güzel. Bu arada ben oturdum koltuğa. Yanımda, işten geldiği belli olan, yorgunluğu yüzüne ve gözlerine yansımış bir adam oturuyor. Çaprazımda beni kesen orta yaşlarda bir bayan. Onun yanında inanılmaz itici bir insan evladı. Ulan sadece ben değil o kadının bakışlarında da bu var. Kız güzel ama benim bugün kafam güzel değil. Kız onu göz kıskacına almamı bekliyor ama daha çok bekler. Çünkü bugün düşünüyorum. Ve düşünebilen bir insan, düşündüğü sürece tam anlamıyla mutlu olamaz. Mesela arkadaşlarınızla beraber mutlusunuzdur. Bunun nedeni geri kalan şeyleri unutmanızdır. Kız bana dik dik bakıyor. Eminim çok beğendiğinden falan değil. Beklediği gibi olmadığı için. Ulan dik bakana daha dik bakardım ama buna bakmayacağım. Bir ara ortamı unutup otobüsün içinden akıp giden şehri izlemeye koyuldum. Gözlerimin hüzünlü baktığına eminim o anda. Kız hala bana bakıyor. Durakta otobüse binen adam kızın çaprazına geçip kızı gözleriyle yemeye koyuluyor. Ulan bende saçma bir sahiplenme duygusu oldu bir anda. Bu saçma bir şey, unutalım gitsin. Bir durak sonra inmem lazım ama kız hala bana bakıyor. Gülümsemeyi hatta yanına oturmayı bile aklımdan geçirdim.Bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceğini iyi bilirim. Ama keyfim yok. Hiç hayat oyunlarıyla uğraşamam. Beni duyan da öbür taraf için falan hareket ettiğimi düşünür. Gülerim. Dinsiz, imansız bir adam sayılmam ama az önceki cümleye harbiden gülerim.Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürüyorum , kıza da yaklaşıyorum aynı zamanda. Ulan kız hala bana bakıyor be. Başlarım böyle işe kız dediğin biraz çekingen olur.Gözlerini kaçırır. Hiç olmadı en azından öküz gibi yüzüme bakmaz. Atarlı bir bakış olsa yüreğim yanmıcak. Otobüsten inerim ben şimdi. İndim.


Sayısız insan, sayısız yankılar uyandırdı. Derin uykular bölündü ve anlatıldı o anılar. Bende şu anda derin uykumun yarısını kelimelerime şehit veriyorum. Ölmediğine eminim uykumun. Ama sadece uykusuzluk şehit sayılmaz. Şimdi bana bu terimlerle alay ettiğimi falan söylerler, kahkaha atarım. Hava buralarda hiç olmadığı kadar soğuk. Sıcak yatağım beni cezbetmiyor. Cam kenarı yalnızlıklar yaşıyorum. Birinci dereceden soğuklar oluşmaya başladı bile. Saat 3.21 ve açım. Bu satırları siz okuyasınız da büyüyesiniz diye değil, beğenesiniz diye değil, umutlu olduğum için yazıyorum. Hala sesimi duyabilen birileri varsa lütfen en yakın kütüphaneye gitsin. Ya da en yakın kitabı eline alıp okumaya başlasın. Yahu bu işleri aştığım için falan değil. Ben daha yolun başında bir kalemim. Hani bir maraton koşucusunun ilk yaşlarındaki emekleme sahneleri. İşte ben o'yum. Ya da söylediğim herşeyi unutun.Son zamanlarda fazla ukala oldum. Kimse söylemiyor. Söyleyeceklerini düşünmüyorum zaten ama bence durum bu. Tam bir konu bütünsüzlüğü işte bunu seviyorum.


-Benim burda ne işim var?


-Yatıyorum.



Ali Özmen.

29 Ekim 2011 Cumartesi

Sus biraz, gece uyuyor !






Eksildiğin yerden başa sardım hayallerimi. Sen geceye düş'tün. Bulutların üstünde biraz vardın. Mavi geceye günaydın. Birazdan ağlamaya başlarsın, seni tanıyorum. En az yıldızlar kadar. Ay nabzına bakar ve korkar. O çok sevdiğin bulutların arkasında mahcup bir çocuk olur yön tayinim. Bilirsin, pusula kullanmam sensiz gecelerde. Benimleysen de ihtiyacım yoktur. Eninde sonunda bulurum ben, ölümü. Yeter artık ağlama, ölümden de bu kadar korkma. Kırık baharları hatırla, üzerine bastığın tüm çiçekleri ve hatta karıncaların ayak seslerini hatırla mümkünse. Hani beraber duyabilmiştik onları. Sen yokken Tanrı, elindeki kıyameti ucundan yakıyor olmalı. Tam tutuşacakken benliğim, üfleyip söndürüyor. Sanırım pastel renklerimin kaybolmasından da sen sorumlusun. Gözyaşların yüzünü hüzne boyuyor. Söylesene;

Hangi sulu boya markasının reklam yüzüsün?



A- Onu ağlatmayı çok mu seviyorsun?

B- Onu sevdiğimden biraz daha az.

A- O zaman sus biraz, gece uyuyor ! Sen de ona uysan iyi edersin.

B- Neden?

A- Bu saatte buralarda kimseyi bulamazsın. Buna sen de dahilsin.

B- (Silahı karşısındakinin başına dayayarak.) Sen susmaya ne dersin?

A- Tek şahidimiz gece, rus ruletine ne dersin?

B- Uyanmasın?

A- Kim?

B- Gece.

A- Sence gece uyuyabilir mi?

B- Bana öyle söyledin, yalan mıydı?

A- Yeter artık, sen kimsin?

B- Geceme hoşgeldin. (Bir el revolver ve barut kokusu. Tıpkı bir anne sesi ve ardındaki günaydın gibi)




Ali Özmen.

Hakkında ve İletişim

   Ali Özmen, 1993 yılında İzmir'de doğmuştur. Henüz çocuk denilebilecek yaşta çeşitli sosyal medya edebiyat oluşumlarında kabul görmüş, belli etkinliklerde bulunmuş, bazı fanzinlerde şiirleri yayımlanmıştır. 2008 yılından beri karalamaya devam etmektedir.

   Mahlası Mevali'dir. Anlamı; "Arap olmayan Müslüman", "Emevi'lerin gözünde, sonradan Müslüman olmuş milletlere ve ya azat olmuş kölelere hakir görülerek verilen sınıfvari sıfat." olarak değerlendirilebilir. Dönemin çirkin ve hadsiz Mevali politikasına tepki olarak bu mahlası seçmiştir. Bu mahlası seçmesinde değer verdiği Batuhan Dedde'nin etkisi vardır.

   2011 yılının başından beri aktif olan bu blog ve facebook sayfasıyla, kitaplarına ayırdığı hariç yazı ve şiirlerini sizlerle paylaşmaktadır. "Usulca" adlı şiir kitabını tamamlamış henüz yayımlamamıştır. "Konu Bütünsüzlüğü" adlı deneme kitabını tamamlamış ve yayımlamak için uygun koşulları beklemektedir. "Soyka" adlı roman çalışması sürmektedir.

   Şu aralar daha çok üniversite öğrenciliğinin son demleriyle meşguldür. Google'da "Ali Özmen" yazarak arattığınızda çıkan İsmail YK'ya benzeyen beyefendiyle, isim benzerliği haricinde uzaktan yakından alakası yoktur.


Gün içerisinde cevap almak için;

Gmail adresi; ozmnali@gmail.com

_________________________________________________________________________________

 Aşağıdaki Sayfalardan ve kişisel twitter adresimden bana ulaşabilirsiniz.