26 Ağustos 2012 Pazar
Bir gece yarısı ceketimi giydim!
Bunu bilerek yazmıştım
Paramparça bir kâğıt parçasına
Üstüme gelen ne varsa ortaktır şimdi
Ateşin alımına ve çizilen kadınlara
Daha çok erken diyordu
Kalkıp gitmeseydi, bir harf eksik geceye
Karanlık bayram yeri, keşke hiç bitmeseydi
Ne duraklar gördük, kaybetmenin sanrısından
Çok uzundu sanki
Ciğerlerim bitmeseydi
Kanser olabilmek adına, bu geç saatlerin buğusu
Üstelik ben o masada kaç sigara söndürdüm
Parmak izlerimi kaybetmek adına
Çünkü bu senin eserin
Bilmiyor ki hiç kimse
Bir durak önce inmeseydin
Bu koca dünyada
Bir otobüse sığıyordu tebessümlerimiz
Çünkü bu senin eserin
Temmuz akşamları
Gökyüzünden bir haber bekleyen
Üstelik utanmadan bunu herkese söyleyen
Bir adamın yanmayan çakmağı
Ellerindeydi
Biraz biraz ellerindeydi gecenin sessizliği
Oysa bir çocuğun çığlıkları uyandırabilirdi ikimizi
Sustum, sadece sustum uyuşmuş bir kalemi açarken
Konuşsaydım eğer, gece direnecekti yokluğuna
Sustum öylece
Çünkü bu senin eserin
Artık her şey direnecek
Ve herkes sessiz olacaktı
Kapı aralığının içime düşen ateşine
Sigaramı uzattım
Geceler yanıyordu
Adımlarını atlamadan eksiliyordu
Durdum, tıpkı saat gibi
Mahur bir tınısı vardı
Sonradan gidiyor olmanın
Kimden ya da kimsesizliğimden
Utandım
Hem de öyle utandım ki saatten;
Bir gece yarısı ceketimi giydim
Sanki çıkarsam onu, sabah olacaktı
Ali Özmen.
Biz seninle; sıfırın altında çok*
Unuttuğum
bir şiir gibiydi gökyüzü
Gece ses
tonuma gizlice yerleşip
Hece
eksiltiyordu cümlelerimden
Bu yüzden
sıfırın altında çok seviştik
Bir melek
gibi ağır ağır işliyordum
Sırası gelen
tüm cinayetleri
Sırası gelmeyen
kaç ayrılık gördün ki?
Bu yüzden
sıfırın altında çok seviş
Elime inen
bir kayboluş
Baka baka
kararan dünya saçlarında
Sanki sakin
bir adamım
Bu yüzden
sıfırın altında çok sev
Yağmur
eksikti günlerimden
Aynı garın
içinde bilmem kaç numara
Gidiyor
oluşuma hayret
Biz seninle;
Bu yüzden
sıfırın altında çok*
Ali Özmen.
Bir hece bir kelimenin anlamını tamamen değiştirebilir ya da yok edebilir.
Bir kelime bir cümleyi eksik kılabilir.
Tamamlanmamış bir cümle ise önceden yazıldığı söylenen hayatımızı her zaman eksik kılabilir.
Mayıs ayına ve tüm paragraflara, tüm eksik hecelerle beraber...
24 Ağustos 2012 Cuma
REGİNDOT GÖĞ
Regindot Göğ adlı şiirimin naçizane seslendirme denemesi.
Mevâli.
12 Ağustos 2012 Pazar
BALANS
Balans adlı şiirimi naçizane seslendirdiğim youtube videosudur.
Mevâli.
7 Ağustos 2012 Salı
Soyka - Telefon Görüşmesi
-TELEFON GÖRÜŞMESİ-
Bitmek üzere
olan sigarayı yere attığı anda cebinden bir sigara daha çıkardı. Yaklaşık bir
saattir yürümenin yanında artık hiç bir şey hissetmiyor gibiydi, yorgunluğu ve
uykusuzluğu hatta vücudunu hissetmiyordu. Tam sigarayı yakacağı sırada,
burnundan akan sıvıyı refleks olarak elinin dış kısmıyla sildi. Sigarasını
tekrar yakmayı denerken burnuna dolan sıvıyı tekrar hissetti. O an gözü, elinin
dış kısmındaki kırmızı sıvıya takıldı. Burnu kanıyordu. Burnu hep kanıyordu
artık buna alışmıştı ancak son bir haftadır bu çok sık oluyordu. Cebinden,
kurumuş kan lekesinden rengi belli olmayan mendilini çıkardı ve burnunu sildi.
Artık eve dönmeliydi. Diğer cebinden telefonunu çıkardı, unutmadığı tek telefon
numarasını tuşladı. Karşıdaki telefon çaldığı sırada çıkan o sesi sonsuza kadar
devam edecekmiş gibi dinliyordu. Sanki sonsuza kadar devam etse usanmadan
dinleyecekti. Bu sırada burnundaki mendili unutmuştu ve sigarasını tekrar
yakmak istedi. Sigarasız kaldığı çok zaman olduğunu fakat elindeki sigarayı
yakmak için ilk defa bu kadar çaba harcadığını düşündü bir an. Burnundaki
mendili çıkardı ve çöpe attı. Sigarasını yaktı, çektiği ilk nefeste ona uçurum
olan, uçurumu andıran o sesi duydu. “Alo” diyordu. Burnundan ağzına süzülen kan
ve kanın, ona çok şey hatırlatan tadından dolayı bir süre konuşamadı. Yeni
kullanmaya başladığı numara yüzünden karşısındaki onu tanıyamazdı. Diliyle
dudaklarındaki kanı sıyırıp yere tükürdü ve konuşmaya çalıştı;
A-Destina.
B-Evet
benim. Siz kimsiniz?
A-Sana olan
nefretimi eksiltmemeye çalışıyorum.
B-Neden bu
kadar bekledin piç kurusu?
A-Gururumu
tekrar yendim.
B-Senin
gururunun amına koyayım. Son aradığında fark etmiştim geç arayacağını ama bu
kez çok fazla oldu. Merhaba salak, seni çok özledim.
A-“Merhaba
salak”, bu iki kelimeyi özlemişim.
B-Beni
özleme zaten.
A-Neden
bilmiyorum ama en zor zamanımda, en yalnız kaldığım zamanda seni arıyorum.
Sevgilimi arayabilirim. Onlarca dostum var onlarla dertleşebilirim. Yanına
gidersem annem de dinler beni ama ben seni arıyorum. Neden?
B-Hala
aynısın. Ben de öyleyim. Bana olan nefretin ne zaman geçer? Bir zamanı var mı
bekleyebileceğim?
A-Sen beni
bekleme.
B-Bazen
aklıma geliyorsun sana çok küfrediyorum. Etrafta hiçbir izin yokken bunu nasıl
başarıyorsun?
A-Soru cevap
yapmaya devam edeceksek telefonla görüşme hakkımı falan kullanmak istiyorum.
B-Esprilerine
sokayım Ali, neden bu kadar geç hatırlıyorsun beni? Ben sana hala bir adım
uzaktayken sen neden artık ayda yılda bir telefon görüşmesine sığdırıyorsun
beni? Senden de özleminden de hatta nefretinden de bıkmayacağım piç kurusu.
Seni seviyorum.
A-Belki de
sadece egomu tatmin etmek için arıyorum seni.
B-Sen beni
özlüyorsun. Hem de kendine bile söyleyemeyeceğin kadar.
A-Özlesem ne
değişecek ki bu saatte.
B-Sen
istedikten sonra her şey değişir.
A-Neden hep
geç saatlerde konuşuyoruz? Erotik bir muhabbetimiz de yok gece yarısından önce
çok nadir konuşmuşuzdur.
B-Aradığımda
açmamanla alakalı olabilir mi? Aylarca senden tek bir haber almadan beklediğimi
biliyor musun?
A-Yeter.
Artık soru yok. Ben senden nefret ediyorum.
B-Neden
lütfen söyle neden?
A-Bilmiyorum.
En son neden nefret etmiştim?
B-Her
aradığında başka bir şeyden dolayı benden nefret ettiğini söylüyorsun ve sonra
bu gereksiz şeyleri unutuyorsun.
A-O yüzden
diyorum ya, tek yapmaya çalıştığım sana olan nefretimi taze tutmak.
B-Yapma Ali,
lütfen artık yapma bana bunu.
A-Seni
özledim.
B-Sigaraya
tekrar mı başladın sen?
A-Nereden
anladın?
B-Ben aptal
mıyım? Hayvan gibi ciğerlerine çekiyorsun dumanı…
…
Telefonu
kapatıp cebine koydu. Hiçbir şey düşünmüyordu. Telefonu neden yüzüne kapattı,
bilmiyordu. Telefonu kapattıktan sonra onun ne söylediğini hiç düşünmedi. Kan
kokusundan nefret ediyordu ve sanki tüm şehir kan kokuyordu.
Ali Özmen. // Soyka //
SEV GİBİ
Biliyordu;
anlamazlardı
Oysa bir kış
gibi hazırlanmıştı sana
Benim ona
anlattığım, içine sinen
Kısa bir
ömrün arda kalanını
Bir hamlede
eşit parçalara bölüp
Kuşluğa
inandı, gökyüzüne bakıp
Ardından hiç
beklemediği
Bir yaz
yağmurunu karşıladı teni
Üstelik gözleri
bunu başarmıştı
Hala nemli
durabiliyorken yanakları
Elindeki
kalemi yanındaki kadına verip
“Beni ondan
kurtar” dedi.
Kadın
ağladı,
Daha sonra
kadın hep ağladı
Temmuz
akşamları
Bir şehri
gece yarısı
Topuklarıyla
delik deşik eden o kadın
Bir daha bana
hiç inanmadı
Ona tebessüm
ederken
Geç
kalmışlığım buna dayanmadı
...
Ali Özmen
-Görmüyor musun? Seninle ilgilenmiyor. Mutsuz olacağın bir sevdanın peşinden gitme.
+Sen de söyledin bak, “sevda” dedin.
-Sen böyle değildin, gözün iyice kör olmuş. Kız seninle ilgilenmiyor bile.
+Olsun, ben de şiir yazarım.
-Ne faydası olacak?
+Şu an yaptığının ne faydası olacak?
-Ben sadece acı çekme, üzülme istiyorum.
+Ben de onu gördüğümden beri onun için acı çekmek, üzülmek istiyorum.
-Peki ya ben?
+Ne olmuş sana?
-Beni gördüğünden beri ne hissediyorsun?
+Sen iyi bir kızsın senin üzülmeni istemem.
-Ama beni sadece sen üzüyorsun.
+Anlamadım.
-Boşver.
Ali Özmen.
+Sen de söyledin bak, “sevda” dedin.
-Sen böyle değildin, gözün iyice kör olmuş. Kız seninle ilgilenmiyor bile.
+Olsun, ben de şiir yazarım.
-Ne faydası olacak?
+Şu an yaptığının ne faydası olacak?
-Ben sadece acı çekme, üzülme istiyorum.
+Ben de onu gördüğümden beri onun için acı çekmek, üzülmek istiyorum.
-Peki ya ben?
+Ne olmuş sana?
-Beni gördüğünden beri ne hissediyorsun?
+Sen iyi bir kızsın senin üzülmeni istemem.
-Ama beni sadece sen üzüyorsun.
+Anlamadım.
-Boşver.
Ali Özmen.
16 Mayıs 2012 Çarşamba
Kaybettiğim Muştam ve Sen
Bir siyah renk darıldı hiç bilmediğim şehirlerin telefon görüşmelerinde
Seni özledim diyordu, beni babam bile özlemiyordu bu aralar
Bir gece bir otel odasının sessizliğine eğilip yavaşça yağıyordu
Tam o sırada sokaktan geçen tüyleri sokağın bakımsızlığına hiç yakışmayan
Belki de hiç kimseyi koşturamayan avare bir köpeğin çıkardığı soluk sesi
Arkadaşlar gidiyordu, arkadaşlar geliyordu
Sanki hiç bitmeyecekti bu
Biraz da cinselliği andırıyordu
Ne kadar uzun gidip gelirsen, gidip gelirse sevdiklerin
Başka çaresi yok gibiydi biraz da adamdık ya hani yakışmıyordu kaybetmek
Sonra dehlizler içinde kaybolan anahtarlar
Tıpkı ilk aşklar gibi söylenemeyen
Gitme diyemeyecek kadar çocuktuk ya hani
Birden bire ortaya çıkan kadınlar bizlere adamlığımızı hatırlatan
Belki de unutturan gururumuzu
Oysa en başta ne güzeldi onu unutmak
Unutmanın bile güzel olduğu memleketler bildim ben
Sonra hiç unutamadığım evlerin yanından geçtim hep
Sizler hediyelerinizi hatta anılarınızı pahalı ve küçük kutulara sığdırmaya çalışırken
Ben şehrin meydanlarına sığdıramıyordum, boş sokaklar ve ışığı hala sönmeyen o evin önünden
Geçerken hissediyordum Dünya asla geriye dönmüyordu
Öyle demişlerdi bize küçükken
"Dünya dönüyor aslanım, Dünya dönüyor umudunu kaybetme"
Ama nereye dönüyor söylemedi hiç kimse
O gözler yine ardına dönüp bir kez olsun bana bakabiliyor mu?
Annem geriye dönebiliyor mu?
Dünya ne zaman ve nereye dönüyor?
Hepsi bir muallak tek gerçek var Dünya geriye dönmüyordu
Bir kadın vardı yol boyunca aklımdan çıkmayan
Sadece yola çıktığım zaman aklıma boca olunan hisleri
Sindiremiyordum belki de
Yola çıkmak ve onun arasında büyük bir bağ olmalıydı
Oysa bir kez olsun sevişememiştik
Yol bitmiyordu, aklım karışacak gibi
Yol bitince her şey bitmiş oluyordu
Uzak memleketler bildim ben
Gözyaşlarına hiç dayanamadığım bir teni, tenimde
Yakarken hissettim bunu
Çok uzak hayalleri yaşadım hoyratça
Bir gün uyanıp kahvaltı masasından düşecek gibi oldum
Düşmedim
Kahvaltı masasından düşseydim eğer
Boşa yaşamış sayardım kendimi
Çünkü hiç kahvaltı edemedik seninle
Oradan düşseydim gerçekten
Birlikte oturamadığımız tüm masalara binaen
Apartman ormanlarının arasında kaybedecektim kelimelerimi
Bir daha okunmayacak hale gelecekti cümlelerim ki fazla uzak sayılmam
Olsun
Bilmediğim bir şehrin göğsünde unuttuğum
Hiç bilmediğim bir parçamsın sen
İstediğin kadar küfret istersen...
Ali Özmen.
26 Nisan 2012 Perşembe
Son çalan parçayı biliyordum!
Bir savaşın
orta yerinde küçük bir kızın saçlarını kazıyor annesi, babası ağlıyor. Usturanın
ucundaki jilet mi şerefsiz yoksa insan mı? Kız neden ağlamıyor ki? O çok mu
büyümüş hiç bilmediği insanların gözlerinde, topraklarını bırakın, oturduğu ev
çok mu büyük ki okyanuslar aşarak geliyor ona sahip olmaya çalışan insanlar? Bilmiyor.
Bir çocuk çikolata yiyemediği için ağlıyor, babası ona “bir gün çikolata
yiyebildiğin için ağlayacaksın” diyor. Belki de öyle bir günün hiç
gelemeyeceğini bile bile. Çocuk susup anlamaya çalışıyor ama anlayamıyor. “Çikolata
yesem niye ağlayayım ki? Hem eskiden daha sessizdi buralar, şimdi neden böyle
oldu?” Baba, sanki binlerce soruyu aynı anda duymuş gibi binlerce cevap geçirdi
kafasından. Hepsine de verecek bir cevabı vardı üstelik bir süre sustu “geçen
sene işten dönerken sana hep çikolata getiriyordum ya işte o çikolataları sadece
kendi çocukları yesin istiyorlar.” Dedi. Çocuk kırılgan bir sesle ve tüm
heyecanıyla bağırdı “ama bu haksızlık” diye.
Baba
elindeki silahı biraz daha kavrayıp “evet bu haksızlık” dedi. Birkaç ailenin
saklandığı izbe ve öncesinde bombalandığı için güvenli sayılan ev ayakta zor
duruyor gittikçe yaklaşan silah ve bomba sesleri o evin içindeki herkesi daha
çok düşündürüyordu. “Sana anlatmayacağımı söyledim bir gün saçlarını neden
kazıdığımızı da anlayacaksın.” Dedi baba. Küçük kız bir daha hiç
konuşmayacakmış gibi sustu. Yerdeki molozların arasından küçük anteni belli
olan pilli bir radyo gördü baba. Hemen onu alıp temizledi ve kızına dönüp “bunu
hatırlıyor musun?” Dedi. Küçük kız gülümsedi henüz beş yaşında olmasına rağmen
çıkardığı tam ve vurgulu ses tonuyla tüm Dünya’nın pisliğine göğüs gerercesine
gülümsedi. “Müzik kutusu” dedi. Baba, dört aylık oğlunu kaybettiğinden iki
hafta sonra ilk kez tebessüm etti. Hemen bir radyo frekansı aramaya başladı.
Bulduğunda mahalleye giren tank, yeri sarsıyor ve silah sesleri artık
saklanacak bir yer kalmadığını anlatıyordu. Baba radyoyu son ses açtı. O izbe
evin içindeki tüm anneler içleri kan ağlasa da o an gülümsemeye başladı.
Çocuklar da ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor onlar da biraz biraz o
gülümsemelere, tebessümle karşılık veriyorlardı. Toplam altı yetişkin erkeğin
üçünde silah vardı. Hepsi ayağa kalktı. Onlar da gülümsemeye başladı. Küçük kız
belki de bir şeyleri hissetmiş olacak ki babasının yanına koşup ona sarıldı.
Babası ona sarılırken kulağına neden saçlarımı kestin baba? Dedi.
Baba sanki
yaşanabilecek tüm ölüm hallerini aynı anda yaşıyordu. “Sana kötü bir şey
yapmalarını istemedim. Eğer ki onlar gelmeseydi ben gidecektim” dedi. Ama saçlarım çok güzeldi değil mi baba, sen
hep öyle söylerdin.” derken evin onlarca girilebilecek açıklığı olmasına karşın
tüm umutları yıkarcasına ayakta duran tek kapı, bir askerin tekmesiyle yıkıldı.
Oradaki herkes biliyordu kadınlara ve çocuklara ne yapıldığını. Erkeklere
yapılan işkenceleri çocuklar hariç herkes duyup anlamıştı. İnsanlardan zorla
alınan organları hatta o askerlerin bazılarının çocukların kararan hayatlarını birkaç
kez daha kararttığını herkes biliyordu. Ve daha anlatılamayacak kötü şeylerin
olduğu bir yerde tek suçlarının yaşamak olduğunu herkes biliyordu. Bunu belki
de çocuklar bile anlamıştı. Kapıdan
giren askeri vurduktan sonra ağlamaya başlayan baba, korkudan ve sesten donup
kalan küçük kızını annesinin kucağına verdi. Birkaç adım geri çekildi. Çalan
radyonun, bazı çocukların yüzünde donup kalan korku ve bundan bir iki dakika
önce çehrelerinden hiç düşmeyecekmiş gibi duran tebessümün karıştığı o an, o
kahrolası, o insanlığın yüz karası an, baba otomatik tüfeğini kadın ve
çocuklara doğrultup ateş etmeye başladı. Yanındaki adamların yapabildiği tek
şey izlemek oldu üstelik onlarda babaydı onların da eşleri ve çocukları
kurşunların hedefiydi. Ancak o kırılan anda akıllarına gelen tek şey
yaşasalardı bizden sonra çok işkence görürler mi? Sorusuydu. Çok azap çeker
miydi yaşasa o küçük kız? Hepsi biliyordu evet çok daha kötü şeyler görürlerdi.
Ama kimsenin yapabileceği bir şey yoktu belki de. Diğer askerler eve ateş
açmaya başlamışlardı. İçeri giren bir el bombasını fark eden diğer bir adam onu
alıp dışarıya doğru koşturmaya başladı. Onların tam üstüne atacaktı belki ama
elinde patladı. Sağ göğüs kafesi ve sağ kolu artık yoktu. Birkaç saniye sonra
da üzerinde taşıdığı kırmızı sıvı yere boca oldu. Canını orada bıraktı. Tank
namlusunu eve doğru çevirmeye başladığı an içerideki herkes o sesi
duyabiliyordu. Tüm kurşunları bitene dek çatışmışlardı. Yerdeki taşlardan başka
hiçbir şey yoktu savaşabilecekleri. Radyo hala çalıyordu. Silah seslerinden
dolayı duymak çok zordu ama gerçekten duymak istersen duyabiliyordun.
Uzaklardan yükselen toz bulutuna bakan küçük
çocuk baba orada ne oldu? dedi. O kadar
zor sorulardı ki bunlar her biri beyne sıkılan bir kurşunu andırıyordu. Baba
oğluna bakıp “hani senin oynadığın o patlayan oyuncaklar vardı ya neydi onun
adı?” dedi. Çocuk “Torpil mi?” diye cevap verdi. Baba kendinden emin bir halde “Evet,
işte yaramaz çocuklar oyun oynuyorken yanlışlıkla onları patlattılar.” Dedi. Çocuk
heyecan ve şaşkınlıkla hepsini mi patlattılar? Deyiverdi. Baba “hepsini
patlattılar” dedi. Çocuk “Ben hiç yaramazlık yapmayacağım baba” derken
derinlerden o bombanın patladığı yerden dikkatli dinlediğinizde duyabileceğiniz
belki de tüm dünyanın duyması gereken, pilli küçük bir radyo çalıyordu. Tüm
dünyaya inat tüm savaşlara tüm düşüncelere inat o küçük radyo orada molozların
arasında çalıyordu. Ben mi? Orada değildim ama radyoda çalan son parçayı
biliyordum.
Ali Özmen.
Amel Mathlouthi-Naci en Palestina - http://www.youtube.com/watch?v=koMXfPf4ulA&feature=colike
21 Mart 2012 Çarşamba
Dudakları Dikilmiş bir kadındı; Gururumuz
En büyük yanlışımızdı; dudak payı bırakmamak, hayatlarımızda. Kim bilir?
Belki de senin bırakmadığın pay benimdi. Neşe arkası gözyaşlarımızın siniri bozuktu biliyorum. İtimadım da sonsuzdur içmeden seviştiğim herkese. Velhasıl dudakları dikilmiş bir kadındı gururumuz. Bırak ikimizi, onun için bile zordu.
Parmaklarına oje sürmekten utanmazdı, karşımda. "Niye utanayım ki?" derdi, dudakları dikilmiş kadın. Çok güzeldi ama inan bir kez olsun bakmadım o gözle. Hatta kızardım. Gece boyu ıslık çalardı. Uyku tutmazdı içine girdiği gecelerin. Devrik cümlelere tapardı. Tek inandığı seni bir daha sevemeyecek olmamdı. Ama yanıldı, bir bir düşerken ıslıkları. Sonraları sarardı. Odamın bir köşesinde her akşam beni karşılardı, resminin tam önünde. Öpüşmek istediği dudakları bile morardı. Bir gün ölmek üzere olduğunu anlattı. Aklımda senin olduğunu bile bile dönmek istedi yokluğuna. Kafam almadı, sonra bir daha hiç uğramadı.
Ucundan ısırılmış gecelerde kaldı, kırılmış umutlarımın kırıntıları. Ve yine bir çok şiirde olduğu gibi yağmur yağdı. Ben sırılsıklam boğuluyordum senin eksi yönünde. Nefesim kesildi, öksürmeye başladım. Dizlerimi yere birden bırakmışım. Hala ağrıyor. Sonra birden yok oldum kaldırımlarda, nefes nefese. Seni tekrar buldum.
Hatırlar mısın?
Biraz sen içerken benden, ben gözlerinin dibini buldum. Fazlası zarar, "o son bakışından çok utandım" dediğin sırada sana çok bağlandım.
Geceye atfedilen tüm ritüellerden sıyrıl ve gel. Belki yeniden inanırız beraber.
Ali Özmen.
Yarım Nervium
Ben bu
şarkıyı biliyorum
Meçhul bir
otobüs
Nervium
yarım
Hava
ısınıyor
Ellerime
yakışan Diyojen
Bir kalpazansa eğer
Arka mahalle
diazem
Bir apartman
yıkılıyor, çocukluğum
Üstünde
intihar eden birkaç müteahhit
Alengirli
bir hakikat odanın ortasında
“Kalbime
basma lan”
Diyen bir
dilim kaldı geriye
Onu da bana
bırakmışsın,
Oysa ben hepsini
yemiştim
“seniseviyorum”
deyişlerinin
Siktir olup
gidişinin şerefine örtünemiyorum
Bak bu güneşli
günlerin habercisi
Benim
gördüğüm bu düş biraz da ilaçların alerjisi
Kalbim
kızarıyor olmalı göremiyorum
Annem olsa
görürdü yanımda
Yanımda
görürdü olsa annem, seni
Kafiyeler
beynimde kanıyor teni
Nereye
baksam
En geç
kalmış sanki benim
Ali Özmen.
17 Mart 2012 Cumartesi
Bir nefes gibi geri çekildim.
Uzak bir
şehir gibiydi ruhum, yokluğundan mıdır bilinmez, ona ulaşmaya çalışan ne kadar da
çok insan vardı. Yalnızca o farklıydı. Bir gün bir fotoğraf yüksekliğinden
bakıyordum geceye ve irkildim. Bir nefes gibi geri çekildim. Sanki gözleri
vardı gidişinin. Baktığım her yerden bana bakıyordu. Gece, sıkılan bir kurşundu
ruhuma ve ben bir adım bile kaçamıyordum. Öylece durdum. Aynada bir adam gördüm
ve ben değildim. Benim aynamda bir başka bir adamın ne işi var?! Bağırdım; “yavşak”
dedim. “Sen kimsin?” Çünkü çok korkmuştum. Bir daha baktım, bir daha ve bir
daha baktım, kimse yoktu. Uyuyamadım. Ben uyuyamadığım kadar uzandım sana,
şiirler kadar kısaldım. Sabah gibiydi seni hatırlamak, sana başlamak. Seni
unutamamak ise biraz ölümdü. Biraz yaşamak. Ama öyle sandığın gibi değil, bir
toplama kampının orta yerindeki bir çocuk, ne kadar güzel yaşayabiliyorsa. Kurumuş
bir çiçeği sıktım avucumda, bıraktım ve rüzgâra karıştı. Utandım daha sonra,
ben ne yapmıştım? Etrafımda bu kadar çok insan varken neden bu kadar yalnızdım?
Duvardaki saate baktım. Sanki saniyeler yavaşlıyordu, sanki baktığım her an bir
saniyelik zaman dilimi içerisinde o çubuğun ilerlemesiyle çıkan “tık” sesi bir
öncekinden daha yavaştı. “Hazırlanın, ruhumun tahliyesine başlıyoruz.” Diye bağırdım.
Bende gülmeye başladım böylece. Saate yeniden baktım, başka bir adam daha! “Olamaz,
olamaz, olamaz!” Sanırım kafayı yiyorum ve sanırım kızaran yüzüme hatta
yükselen ateşime bakılırsa bu hiç de çiğ çiğ olmayacak. Bir piyano sesi
yankılandı odamda. Küfrettim. Çünkü hiç beklemiyordum bu sesi. Telefondan gelen
bir mesaj sesiydi. İnsan beklemediği ses bir piyano sesi bile olsa
küfredebiliyor bunun fazlalığı küçük bir etken. Saçmalamaya da başladığıma göre
sanırım artık uyumalıydım.
Kısaca diyorum
ki;
O kadının
gözlerinden sonra her şey rengini kaybetti. Uykusuzluğum bile önemini kaybetmiş
bir plasebo etkisi.
Ali Özmen.
15 Mart 2012 Perşembe
Esmer Noktalı Virgül
Küçük
orospu, büyük orospudan daha değerlidir. Bunu benden başka kimse size söylemez.
Ben, bir tükenmez kalemin içine sıkışmış, düşünebilen, konuşabilen ve hatta
küfredebilen basit bir virüsten fazlası değilim. Sıvıyım, mürekkebim. Esmer bir
kadının ellerindeyim. Aslında onun ruhuna akmak isterdim. Belki biraz da
vücuduna, hatta yanaklarından, dudaklarına süzülmek isterdim. Bir sonraki
noktayı, popüler kültüre küfredip, popüler kültürün dansözü olmak isteyen piç
kurularına koyuyorum. Dans edin piç kuruları, çünkü değerlerinizle çok
basitsiniz.
Kadının
ellerinde ısınmaktan bildiğim daha iyi bir şey varsa onun ellerine akmak. Ahmak
bir adam olduğumu biliyorum ama bazen kendini durdurmak imkânsızdır. Onun
ellerine akıyorum, derisine işliyorum ve bazen kadın, parmağını isteyerek ya da
istemeyerek kâğıda bastırıyor. Parmak izine kuruyabilirim. Keşke bedenim ona
yazılmış, ucu yanık bir mektup olsaydı. Kimin yazdığı sikimde değil. Bana nasıl
baktığı önemli. Bir sonraki virgülü, tüm mektup yazan insanlara bir tebessüm
eşliğinde koyuyorum.
Benim
mürekkebim ile saçma sapan, yeni bir din yazılabilirdi. Yeni bir şarkı, yeni
bir şiir, yeni bir yasa hatta yeni bir roman bile yazılabilirdi. Eğer kalemi
tutan ben olsaydım. Ama bu kadın beni sadece imzası için kullanıyor. Onu yine
de çok seviyorum. Bazen aşk denilen bok bu kadar anlamsız olabiliyor. O beni
sadece kendisi için kullanıyor ama ben onu seviyorum. Bir sonraki ünlemi,
kendisine aşık olan bir adamı kullanan tüm kaltaklara koyuyorum, beni tutan
hariç!
Duygusuz bir
adam olsaydım diyorum bazen, duymasaydım bazı şeyleri hatta insanlara bu kadar
tebessüm etmeseydim. Şu anda kalem benim ellerimde olsa başka bir hikâye
yazardım. Bir de Allah’ı düşünün. Milyarlarca hikâyeyi usanmadan yazmış. Kimi kötü,
kimi iğrenç derecede güzel, peki ya hiç yazmasaydı? Ben bir insan olsaydım hiç
yazılmamayı, en kötü hikâyeye tercih ederdim. Ama yine de çok pişman sayılmam. Âşık
olduğum bir kadının ellerinde, bir kalemin içindeki mürekkebim. Bana, “adına
bakma, sen de tükeneceksin” diyenleri anlamıyorum. Bir sonraki noktalı virgülü
bana tükeneceksin diyen orospu çocuklarına koyuyorum; ben tükenmez bir kalemim!
Bu bir
başkaldırıdan çok daha fazlası, bir tepkinin temel harcı, bir şarkının
başladığı andır. Nefesinizi tutup arkanıza yaslanın ve dünya denilen sahnede ne
kadar porno yıldızı olabileceğini tahmin edin. İnanın tahmin ettiğinizden çok
daha fazla… Bir sonraki boşluğu ruhuma bırakıyorum.
A-Bak yeni
bir fotoğraf makinesi aldım.
B-İçinde bir
resmimiz olmalı.
A-İçinde son
bir resmimiz olmalı!
B-Şu saçma
imalarından vazgeç, kafanın içindeki tümör geçecek, iyileşeceksin.
A-Ya
iyileşecek kadar vaktim yoksa?
B-Yeter
artık şu an konuşmak istemiyorum, sadece ikimizin içinde olduğu bir fotoğraf
çekilmek istiyorum.
A-Hadi, bir fotoğraflık
özlem çekiyoruz;
B-Seni hep
seveceğim.
A-“Neden
ölene kadar” demedin?
B-Anlamadım.
A-Hani
klasiktir, “seni ölene kadar seveceğim” derler, sen neden öyle demedin?
B-Ben seni
hep seveceğim ve çok uzun zaman ölmeyeceksin.
A- Ben çok
kısa bir süre sonra öleceğim, buna hazır ol.
B-Ne zaman
büyüyeceksin?
A-Öldüğüm
zaman.
B-Öleceğinden
artık gülerek bahsediyorsun.
A-Haklısın, intihar
ederken biraz tebessüm bizi hep küçük kılar. Yaşlandığı belli olmasın diye
yüzüne saçma sapan şeyleri süren bendim zaten!
B-Şu
boynundakini biraz daha sık ve mümkünse bir aptal gibi gülmeyi de bırak.
A-Böyle iyi
mi?
B- Aslında
yanımda olduğun sürece, böyle iyi…
A-Bakayım, kalemin
güzelmiş.
Ali Özmen.
6 Mart 2012 Salı
İT DALAŞI
İçeri girdiğimde bileklerini ovuyordu, beni görünce birden kendini toparladı. Duvarda duran eski bir çerçevenin kenarına sıkıştırılmış, siyah-beyaz resme gözüm takıldı. Üzerinde birkaç damla kurumuş kan lekesi bana iki şey hatırlattı. Biri çocukken yediğim dayakları diğeri ise öldürdüğüm köpeğin kafasından akan kanı. Ancak beni tedirgin eden evin içindeki kimyasal ve gübre kokusuydu. Bana baktı konuşmadan önce bir yudum su içti.
A-Geç kaldın.
B-Beni neden çağırdın tekerlekli sandalyen mi bozuldu? Ahahaha. Hayırdır köpeğinin son sözlerini mi anlatayım sana? Hav hav hav.
A-Biraz konuşmak istiyorum adam gibi dinleyecek misin?
B-Tamam tamam, uzatma birazdan devriyem var.
A-Çocukken her akşam aynı rüyayı görürdüm. Işıklarda bekleyen onlarca kişiyle beraber yolun karşısına geçmek için beklerdim. Bir gün rüyamın içinde bir değişiklik yapıp herkesin beklediği sırada koşarak karşıya geçmek istedim. Kolum kırıldı ve omurgalarımda hasar vardı. İki ay hastanede yattım. Bu yüzden belimden aşağısı tutmuyor.
B-Rüyada olan bir şeyden bahsetmiyor muydun?
A-Tanrı bana çocukken bir oyun oynadı. En kötüsü de bir daha hiç rüya görmedim.
B- Nasıl yani, anlamadım?
A-Okuldan eve dönerken her akşam gördüğüm rüyada ezberlediğim her şey oluyordu. Herkes gibi ışıklarda beklemeye başlamıştım. O yaşlı adamın şapkası bile aynıydı. İlk defa bana gülümsediğinde bende bu rüyayı değiştirmeye karar vermiştim. Rüya değilmiş.
B-Sakat olduğunu biliyordum ama sen aynı zamanda salakmışsın.
A-Biliyor musun komiser boş zamanlarımı değerlendirmeyi çok seviyorum ben. Mesela kapının arkasına, çekmecelere ve oturduğun sandalyenin altına bak.
B-Bunlar ne amına koyduğumun gerizekalısı?
A-Bombayı bile bilmeyen bir komiserin bu ülkeye ne gibi bir faydası olur?
B-Bak seninle şu mahkeme yüzünden aramız biraz açık olabilir ama şu bomba olayı nedir hemen anlat düzgünce sana yardım ederim.
A-Önce sen sor bakalım ne kadar yaratıcısın.
B-Bomba yapmayı nereden öğrendin?
A-Abim bomba uzmanıydı ve bana bildiği tek şeyi öğretti.
B-Geçen gün tadilatta olan okulu sen mi patlattın?
A-Kısmen evet.
B-Peki neden boş okulu patlattın ve bu durumda bunu nasıl yaptın?
A-Okulu patlatmak isteseydim şu anda ayakta olmazdı, ben tek bir sınıfı patlattım.
B-Neden?
A-Çocukken benim sakat olduğuma inanmayan ve benimle dalga geçen piç kuruları yüzünden her sabah o sınıfta ağlardım.
B-Bunu engelleyecek bir öğretmenin yok muydu?
A-Benim bir deli olduğumu düşünüyordu.
B-Pek haksız sayılmazmış. Bombayı sınıfa nasıl götürdün?
A-Mahalledeki bir çocuğa oraya bırakması için verdim. Okul zaten tadilattaydı ve işçilerin mesaisi bitmişti. Çocuğa, çantayı oraya bırakması ve inşaatta birileri varsa dışarı çıkarıp yanıma gelmesi karşılığında istediği kadar bilgisayar oyunu alacağımı söyledim.
B-Aldın mı?
A-İstersen kendisine sor şu anda yeni bir çantayla beraber sizin eve gidiyor.
B-Neden inanayım?
A-Çünkü bacakların hala tutuyor ve evde erkek kardeşin ile sevgilisi yiyişiyor. En önemlisi de ne biliyor musun? O kurşunu köpeğime değil, kendi kafana sıkmalıydın.
B-Bir köpekten bahsediyorsun sakat herif, köpeğe karşılık insan canı mı?
A-Seni pencereden izliyordum, bahçeye girdin köpeği sevmeye başladın ve onu kapının önüne kadar getirdin. Sonra kafasına ateş ettin. Bana tek bir neden söyle?
B-Çok havlıyordu geceleri uyuyamıyordum.
A-Peki neden mahkemede, “bana havlamaya başladı, üzerime saldıracakken panikledim ve ateş ettim” dedin?
B-Sana istediğin kadar köpek alırım.
A-O benim ilk ve son köpeğimdi, babamın ölmeden önce bana emanet ettiği tek canlı varlıktı. Senin babanın da geçen yıl ölmeden önce sana emanet ettiği tek canlı varlık erkek kardeşin değil mi?
B-Yapamazsın, üst katta bebeği olan bir aile var.
A-Dün bayram için memleketlerine gittiler.
B-Kaldır ellerini yoksa beynini paramparça ederim. Hiç acımam sıkarım.
A-Şu elimdekiler ne biliyor musun? Biri senin evi patlatacak bomba diğeri de şu anda bulunduğumuz oda da en az beş metre derinliğinde çukur açacak olan bomba. Çocuk çantayı sizin kapının önüne koyup çoktan uzaklaşmıştır ve emin ol o çantada kardeşini öldürecek kadar bomba var. Şimdi karar ver. Kafama mı sıkacaksın? Eğer iyi nişancıysan sağ elime sıkıp kardeşini mi kurtaracaksın? Yoksa sol elime sıkıp kendini mi kurtaracaksın?
B-Tamam, tamam sakin ol kan akmadan bu işi bitiremeyecek miyiz?
A-Tek yolu var.
...
(Devamı var)
Ali Özmen./Senaryo çalışmaları
FLU

Ben bir özrü reddettim
Dudaklarında bu şehrin
Ne çok arka kapısı vardı
İliğime işleyen bu hasretin
Yanağıma kıvılcımlar,
Sol yanıma bir örs
Sen gece gibiydin
Gözlerimi yarına örtmede
Güneş ki gammazdır
Yakar gözlerimi
Nerede seni görecek olsam
Orada bir bulut bilhassa unutulur
Yağar klişe, unutulan bir harfin
Tekrar eden bakışmalarına denk düşen
Utanma halleri
Kaskatı bir kefen
Gökyüzü ağlıyor, toprağıma
Basıyorum utanmadan
Ben senin toprağın olacağım belki de
“Ama sen ağlama, dur”
Bir gün gözlerin hariç her şey elbet unutulur
Ayna kırılır, yüzüme
Ben ağlarım
Gökyüzü kızarır belki de
...
Ali Özmen.
Sankidepresan

Nefes alabileceğim boşluklar arıyorum
Ölmüş olmanın psikolojisinden ve sanki depresan
Kapı çalınıyor ve bir uçurum oluyor adımlarım
Canıma değiyor yokluğun
Ali Özmen.
29 Kasım 2011 Salı
Hazırlan, kalbim sökmeden, yola çıkacağız!

Tahrip gücü yüksek bir çift göz
Islanırken, üzerine basılmış bir çiçek
Mayın oluveriyor üzerinde yastığın
Manzaralarda üşüyen kırık bir nota
Tahrir’de de bağırdılar ya sevgilim
İşte öyle, çıkamıyorum bedenimden
Sen gelmeden, tanklar bile gelse
Bölünürken esaret bin sofraya
Sen gelmeden istemiyorum
Azad edilmek bu bileklerden
İşte öyle
Taşlara hemen sarılma hem
Belki beklediğin şeylerdedir suskunluk
Çok bağırma
Karşında kilitlenen bu adamın
Anahtarı sensin, hayret
Tecrübesiydi taşların yüzmek
Üç kere sektirdim babamı
Hem çok ta severdim taşra ağzını
Şimdi bağımsız oluşuma
Gayret ediyorum
Biliyorsun saçların
Gecenin en karanlık anı
Kör oldum
Annemin diktiği yerlerden
Kalbim sökmek üzere;
Hazırlan, kalbim sökmeden yola çıkacağız!
Ali Özmen.
1 Kasım 2011 Salı
Konu Bütünsüzlüğü...
Beynimi şişiren radyoaktif dalgalardan sıkıldım.Ruhuma basınç yapan boş kahkahaların alayına küfrü basıyorum. Ben bugün ciğerlerime hain bir tuzak kurdum. Dumanla haberleşebilirdim aslında ama kapıyı çarptım da çıktım kabilemden.Kabile demişken Dunsburo kabilesinden değilim.Olmak ister miydim bilmiyorum. Kapının kolunun bir tarafı sıcak diğer tarafı soğuktu. Sıcak, soguktan daha derine işlerken ellerim soğuyordu sensizlikte. Ben böyle durumlara yaklaştığımda susmak zorundaydım. Birazdan ruhumun mesaj hakkı bitiyor bu yüzden asılıyorum kaleme;
Olabildiğince hızlı yürüyorum. Koşuyorum aslında. Neden bana her dik bakana daha dik bakmak zorunda hissediyorum kendimi bilmiyorum. Ama üç adet yapılı, gözlerindeki ışığa tecavüz edilmiş adamın üstüme çullanması an meselesi. Bendeki deli cesareti. Bilmiyorum bir gün aklım başıma gelir mi? Gelse de ben başından kaybeder miyim girmediğim savaşları?
Konu bütünlüğü olan hiçbir şeyi sevmiyorum. Hayat konu bütünlüğünden ibaret. Doğduysan ölmeye mahkumsun. Seni yazmaya başlarlar ve nokta koyarlar. O yüzden konu bütünlüğünden uzak durmaya çalışıyorum şu anda. Yanıbaşımdaki çayı henüz dört dakika önce aldım. Soğudu şerefsiz. Ulan hava soğuk ben aklıma takılan kelime öbeklerini satırlara dökmeye çalışıyorum. Bundan ne bir çıkarım var ne de piyasa yapmaya çalışıyorum. Bu bir bağımlılık. Keyif verici herhangi bir madde gibi...
Denize şarkı söylemeyi özlemişim. Yanımda üç adam var. Adamdan saymadığım bir de köpek. Şişman köpek. İnanılmaz tatlı ama saldırırsa canını yakarım. Çünkü her an tetikte olmayı bana sen öğrettin. Hiç beklemediğim anda 'sırtından' vurdun gidişinle. Denize bağıra bağıra beraber şarkı söylediğim her adam benim için değerlidir. Ellerimizdeki sigara geceden daha sıcak bu kesin. Deniz aynı ses tonuyla karşılık veriyor. Detone ve hiçbir ses eğitimi almamış. Ama bu sesi seviyorum.
Düşündüm de 'seni seviyorum' kelimesini çok fazla tükettim boş ellerde. Ulan bazen çok yavşak bir herif olabiliyorum. Ama hatalarımdan ders çıkarmayı da biliyorum en klişesinden. Bu yüzden beni sevdiklerini söylüyor bazıları... Sevdiklerim de var muhakkak...
Burası ilk durak. Altı dakika yirmi beş saniye, bunu söylerken yirmi yedi saniye oldu. İlk duraktan, son durağa gideceğimi şuradaki kızıl saçlı kız bilse eminim bana acırdı. Yolun üçte ikisini balık istifi bir halde gideceğimden şüphem yok. Yedi dakika oldu ve otobüs şöförünün, benden elli metre uzaktaki kulübede keyifle çay içtiğini görmek beni delirtiyor. Neymiş efendim? Zamanı gelmemişmiş. Ulan hava soğuk, arkamdaki çift yiyişip duruyor. Sinir katsayım yükseldikçe biriyle göz göze gelmekten kaçınıyorum. Demiştim ya bazen abartacak şekilde bakıyorum diye. Sekiz dakikaya yaklaştı ve ben ortalama bir insanım. Ortalama insan yaklaşık altmış yıl yaşar. Bunu dakikaya vurmak basit bir matematiktir. Ama ortalama bir insanın sekiz dakikası kıymetlidir. Hayatımız boyunca otobüs duraklarında geçirdiğimiz sürenin toplamı sanırsam bir kaç yabancı dili, ileri derecede konuşmanı sağlamaya yetecektir. Belki de fazlası. Araba ayrı mesele. Dünyanın en pahalı petrolü bizim memlekette anasını satayım. En zenginleri de biziz ulan. Avunuyoruz işte. Neyse şükür ki şu koca göbekli, suratında damıtılmış bir ifade olan şöför, otobüse doğru ilerliyor. Ben yüzüne bakmaktan hala kaçınıyorum...
Karşımdaki kız fazlasıyla güzel. Bu arada ben oturdum koltuğa. Yanımda, işten geldiği belli olan, yorgunluğu yüzüne ve gözlerine yansımış bir adam oturuyor. Çaprazımda beni kesen orta yaşlarda bir bayan. Onun yanında inanılmaz itici bir insan evladı. Ulan sadece ben değil o kadının bakışlarında da bu var. Kız güzel ama benim bugün kafam güzel değil. Kız onu göz kıskacına almamı bekliyor ama daha çok bekler. Çünkü bugün düşünüyorum. Ve düşünebilen bir insan, düşündüğü sürece tam anlamıyla mutlu olamaz. Mesela arkadaşlarınızla beraber mutlusunuzdur. Bunun nedeni geri kalan şeyleri unutmanızdır. Kız bana dik dik bakıyor. Eminim çok beğendiğinden falan değil. Beklediği gibi olmadığı için. Ulan dik bakana daha dik bakardım ama buna bakmayacağım. Bir ara ortamı unutup otobüsün içinden akıp giden şehri izlemeye koyuldum. Gözlerimin hüzünlü baktığına eminim o anda. Kız hala bana bakıyor. Durakta otobüse binen adam kızın çaprazına geçip kızı gözleriyle yemeye koyuluyor. Ulan bende saçma bir sahiplenme duygusu oldu bir anda. Bu saçma bir şey, unutalım gitsin. Bir durak sonra inmem lazım ama kız hala bana bakıyor. Gülümsemeyi hatta yanına oturmayı bile aklımdan geçirdim.Bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceğini iyi bilirim. Ama keyfim yok. Hiç hayat oyunlarıyla uğraşamam. Beni duyan da öbür taraf için falan hareket ettiğimi düşünür. Gülerim. Dinsiz, imansız bir adam sayılmam ama az önceki cümleye harbiden gülerim.Ayağa kalktım. Kapıya doğru yürüyorum , kıza da yaklaşıyorum aynı zamanda. Ulan kız hala bana bakıyor be. Başlarım böyle işe kız dediğin biraz çekingen olur.Gözlerini kaçırır. Hiç olmadı en azından öküz gibi yüzüme bakmaz. Atarlı bir bakış olsa yüreğim yanmıcak. Otobüsten inerim ben şimdi. İndim.
Sayısız insan, sayısız yankılar uyandırdı. Derin uykular bölündü ve anlatıldı o anılar. Bende şu anda derin uykumun yarısını kelimelerime şehit veriyorum. Ölmediğine eminim uykumun. Ama sadece uykusuzluk şehit sayılmaz. Şimdi bana bu terimlerle alay ettiğimi falan söylerler, kahkaha atarım. Hava buralarda hiç olmadığı kadar soğuk. Sıcak yatağım beni cezbetmiyor. Cam kenarı yalnızlıklar yaşıyorum. Birinci dereceden soğuklar oluşmaya başladı bile. Saat 3.21 ve açım. Bu satırları siz okuyasınız da büyüyesiniz diye değil, beğenesiniz diye değil, umutlu olduğum için yazıyorum. Hala sesimi duyabilen birileri varsa lütfen en yakın kütüphaneye gitsin. Ya da en yakın kitabı eline alıp okumaya başlasın. Yahu bu işleri aştığım için falan değil. Ben daha yolun başında bir kalemim. Hani bir maraton koşucusunun ilk yaşlarındaki emekleme sahneleri. İşte ben o'yum. Ya da söylediğim herşeyi unutun.Son zamanlarda fazla ukala oldum. Kimse söylemiyor. Söyleyeceklerini düşünmüyorum zaten ama bence durum bu. Tam bir konu bütünsüzlüğü işte bunu seviyorum.
-Benim burda ne işim var?
-Yatıyorum.
Ali Özmen.
29 Ekim 2011 Cumartesi
Sus biraz, gece uyuyor !

Eksildiğin yerden başa sardım hayallerimi. Sen geceye düş'tün. Bulutların üstünde biraz vardın. Mavi geceye günaydın. Birazdan ağlamaya başlarsın, seni tanıyorum. En az yıldızlar kadar. Ay nabzına bakar ve korkar. O çok sevdiğin bulutların arkasında mahcup bir çocuk olur yön tayinim. Bilirsin, pusula kullanmam sensiz gecelerde. Benimleysen de ihtiyacım yoktur. Eninde sonunda bulurum ben, ölümü. Yeter artık ağlama, ölümden de bu kadar korkma. Kırık baharları hatırla, üzerine bastığın tüm çiçekleri ve hatta karıncaların ayak seslerini hatırla mümkünse. Hani beraber duyabilmiştik onları. Sen yokken Tanrı, elindeki kıyameti ucundan yakıyor olmalı. Tam tutuşacakken benliğim, üfleyip söndürüyor. Sanırım pastel renklerimin kaybolmasından da sen sorumlusun. Gözyaşların yüzünü hüzne boyuyor. Söylesene;
Hangi sulu boya markasının reklam yüzüsün?
A- Onu ağlatmayı çok mu seviyorsun?
B- Onu sevdiğimden biraz daha az.
A- O zaman sus biraz, gece uyuyor ! Sen de ona uysan iyi edersin.
B- Neden?
A- Bu saatte buralarda kimseyi bulamazsın. Buna sen de dahilsin.
B- (Silahı karşısındakinin başına dayayarak.) Sen susmaya ne dersin?
A- Tek şahidimiz gece, rus ruletine ne dersin?
B- Uyanmasın?
A- Kim?
B- Gece.
A- Sence gece uyuyabilir mi?
B- Bana öyle söyledin, yalan mıydı?
A- Yeter artık, sen kimsin?
B- Geceme hoşgeldin. (Bir el revolver ve barut kokusu. Tıpkı bir anne sesi ve ardındaki günaydın gibi)
Ali Özmen.
Hakkında ve İletişim
Ali Özmen, 1993 yılında İzmir'de doğmuştur. Henüz çocuk denilebilecek yaşta çeşitli sosyal medya edebiyat oluşumlarında kabul görmüş, belli etkinliklerde bulunmuş, bazı fanzinlerde şiirleri yayımlanmıştır. 2008 yılından beri karalamaya devam etmektedir.
Mahlası Mevali'dir. Anlamı; "Arap olmayan Müslüman", "Emevi'lerin gözünde, sonradan Müslüman olmuş milletlere ve ya azat olmuş kölelere hakir görülerek verilen sınıfvari sıfat." olarak değerlendirilebilir. Dönemin çirkin ve hadsiz Mevali politikasına tepki olarak bu mahlası seçmiştir. Bu mahlası seçmesinde değer verdiği Batuhan Dedde'nin etkisi vardır.
2011 yılının başından beri aktif olan bu blog ve facebook sayfasıyla, kitaplarına ayırdığı hariç yazı ve şiirlerini sizlerle paylaşmaktadır. "Usulca" adlı şiir kitabını tamamlamış henüz yayımlamamıştır. "Konu Bütünsüzlüğü" adlı deneme kitabını tamamlamış ve yayımlamak için uygun koşulları beklemektedir. "Soyka" adlı roman çalışması sürmektedir.
Şu aralar daha çok üniversite öğrenciliğinin son demleriyle meşguldür. Google'da "Ali Özmen" yazarak arattığınızda çıkan İsmail YK'ya benzeyen beyefendiyle, isim benzerliği haricinde uzaktan yakından alakası yoktur.
Gün içerisinde cevap almak için;
Gmail adresi; ozmnali@gmail.com
_________________________________________________________________________________
Aşağıdaki Sayfalardan ve kişisel twitter adresimden bana ulaşabilirsiniz.
Mahlası Mevali'dir. Anlamı; "Arap olmayan Müslüman", "Emevi'lerin gözünde, sonradan Müslüman olmuş milletlere ve ya azat olmuş kölelere hakir görülerek verilen sınıfvari sıfat." olarak değerlendirilebilir. Dönemin çirkin ve hadsiz Mevali politikasına tepki olarak bu mahlası seçmiştir. Bu mahlası seçmesinde değer verdiği Batuhan Dedde'nin etkisi vardır.
2011 yılının başından beri aktif olan bu blog ve facebook sayfasıyla, kitaplarına ayırdığı hariç yazı ve şiirlerini sizlerle paylaşmaktadır. "Usulca" adlı şiir kitabını tamamlamış henüz yayımlamamıştır. "Konu Bütünsüzlüğü" adlı deneme kitabını tamamlamış ve yayımlamak için uygun koşulları beklemektedir. "Soyka" adlı roman çalışması sürmektedir.
Şu aralar daha çok üniversite öğrenciliğinin son demleriyle meşguldür. Google'da "Ali Özmen" yazarak arattığınızda çıkan İsmail YK'ya benzeyen beyefendiyle, isim benzerliği haricinde uzaktan yakından alakası yoktur.
Gün içerisinde cevap almak için;
Gmail adresi; ozmnali@gmail.com
_________________________________________________________________________________
Aşağıdaki Sayfalardan ve kişisel twitter adresimden bana ulaşabilirsiniz.
+-+piktobet.jpg)







