3 Temmuz 2019 Çarşamba

DERMAN




Bir şairin kanserden ölümü
Diplomasıdır belki hayatının
Çok sonra anlaşılacak kavgaların
Sahil yolunu kullanarak kazandığı
Zaman, atmosferin zamkı
Koşarak geçtiğin kaldırımların
Çocukluğun bilhassa, aykırıkları
Brüj'de yahut Berlin’de
Söylenmemiş, henüz duyulmamış
O teni dağladığı ve dağ
Ve ağ içine düştüğüm


Bir yamacın patikasının umursamazlığı
Sardı beni, sarmaladı
Anlatacak ne kaldı?
Salyangoz toplarmış babam
Henüz on ikisinde belki
Eve şeker ve un almak için
Hem de Müslüman köyünde
Onun dilinde anası ekmek yaparmış
Irgatlara yapılan ekmek
Şiir değil de nedir?
Kolay ölmedi bir şair
Şiir olmak için yaşanmadı tüm bunlar
Zaman, bazen zalimleri kollardı
Bu yüzden anlatmadı üstelik
Tütün tarlaları ve çifte sürülen katır
Hep susulan Hüseyin Bağı
Doldurularan London çifte
Anlatılmadı Brüj’de yahut Berlin’de
Bir cüret bu;
Zamanın kötü davrandığı
Kötüye kullandığı
Şekeri hiç bir zaman umursamayan
Çocuklar,
Onların sırtında yükseldi Dünya
Bu bayındırlık, medeniyet
Ama sanmayın beton onların suçu
Hatta zift ve riya
İşte ölümü bu yüzden andık
Diplomasını
Zamandan alan herkesin adına
Ölüm bizi bu yüzden andı
Dünyayı kurtaracağını sanan
Artık memuriyete ikna olan çocuklara


Söyleyecek hala bir şeyler olmalı
Güzel anmalı belki tüm kötü insanları
-Yaptığınız kötülük bu muydu?
"Hiç de kötü değilsiniz aslında" demeli
Başaramadıklarını onlara hatırlatmalı
Bir şairin kanserden ölümü
Belki tüm bunlara vesile olmalı
Son savunma belki de böyle yapılmalı!



Ali Özmen.





Görsel; Dariusz Klimczak

29 Haziran 2019 Cumartesi

ERENDİZ




Hazırım ilk kez bir günaha
Çünkü bu zalim seyahat
Ancak kalanların evrağı
Ellerimde
Parkların kist yanlarıyla örtüşen
Ölümle eğleşen yaşam mahkûmu
Kahrolduğun dağın eteklerinde ne var?
Değdi mi bunca aha, unutulmaya!
Seni yok sayan savaşlara adanmaya
Konuşulanlar var
Susulup yutulanlar
Geceden korkmadan
Kucağında bir annenin
Ölüm kalım ninnileri
Merhamet
Öpüyor yanağını bebeğinin


Zifiri karanlıklarda
Korkunu kaybettiğini duydum
Yorgundum
Ve anlatmaya anlatmaya
Unutulur sandım
Ki
Anlamını buldum vedalarda
Şehirleri kuranlara ve o güzel dudaklara
Asgari bir tutanak; otobüs biletleri
Şimdi kaçışıyor kumsal cinleri
Mevsim ve takvim üzerine
Siyaset ve Houdini
Aynalar ters takılmış
Herkes görmüş yalanın cıva heykelini


Sevgilim!
İnşa edilmişlerin bilinciyle put
Bir çark bu, iki yüzlü
Alacağına yavuz
Vereceğine uyuz adamların
Bize öğreteceği ne var?
Ne kaldı güzellikten başka sarılacak?
Tüm bu alışveriş, eğreti gidiş
Sonunda muhakkak çocukları üzen
Zalimlerin yalanı ancak!
Sonu değil yolu önemse
Bir kaç bin yıldır kayıp olan
Üzerine kitaplar gönderilen
Ve muhakkak söylenen
Kaybedilen manzaranın bordasında
İnancına yenilen!


Dinle damarıma zerk edilen havayı
Ekseriyetle davranılan tetik
Kutsanan zamane estetik
Boş lafları ve irtifayı
Sonuna kadar denedim
Kusuyor psikolojik şiddeti
Denk geldiğim
Bir iz bırakan her şeyin tıyneti
Uyan siperlere dayanan
Bu cephenin cephanesi zaman
Uyan ve o büyük günaha hazırlan
Haklı olduğunu sanmak, kibre bulanmak
Haykırıyorum ey çığlıklar
Bu dünya bir kaç an
Zaman anlamsız bir yalan



Ali Özmen.



27 Mayıs 2019 Pazartesi

CALLİSTO


Sabahın perdesizliğiyle yoğrulur
Elleri ki yarı açık cezaevinde avlu
"Kavgadır olur" diye incitilen tüm coğrafyaların
Eğreti bir iklimin
Hiç bir zaman kadirşinas olamamış beşeriyetinde
Kalpazanlara kaptırdığı ruhunun kalıbıyla
Ortalarda dolaşıp, bu benim demenin yollarını arayan
Beş parasız, beş çocuklu kırk beş yaşında bir baba
Eve girişiyle çıkışı hep tebessüm saatlerinden uzak
Bir şair gördü bunu, bir sancı gibi başladı zaman
Sarıldı kurşuni gökyüzüne
Karar verdi, anlatacak!
Savaşın sevgilisi Mezopotamya yeniden unutacak!
Büyük Tufan yeniden kopacak!


Uyan ilk gemiyi yapan, uyan oduncu, baytar uyan
Ve kötülük diye anılan!
Artık çok uzakta bir söylencesin
Kocadın!
Ardında belirenler ne fena
Ne büyük işler açtın başımıza!
Sen bile çok ağladın.

Öyle bir an oldu ki bir şiire başlamak lazım geldi
Ve bilhassa biraz da çarpıcı olsun diye
"Plütonyum" dedi!
"Element misin nesin?
Neredesin?"
Torino atına binen herkesin bildiği bir sır gibiydi bu
Delirmemek ve çağa direnmek
Karıncayı aksatmayan aynaların yalanları
Bayramlarda vefa tutanağı, toprak günü
Aslında camdan bakacak olsam çoktan yenildim
Bir ya da bin artık farketmez
Tüm bu talan, anlatı ve yanan alev boşuna
Ki Meryem şaşkınlığı ile
Sabahı haber alan kuşların
Muhabbeti şöyle dursun
Tüm bunları göremeyen o zaman musrifi
Plütonyum ile şiire başlama acziyetiyle kıvranıp
Annesini yazmadığı her dizeye nakşetmişti
Elleri ortadan kaldıran acı zapt edilmezse
Yeni bir peygamber umacak başını yerden kaldıramayanlar
İşte bizim küfrümüz budur öyleyse
Budur zalim oluşumuz
Revolver, kılıç ve balta
Bunlara binaen gökyüzünde Kalista
Kusmak için bekleyen onca kasta
-"ve zaman akışta"-

Kalemim kırık;
Savrulup gideceğiz
Gitmek, güzel olan kısmı değil
Güvenilen yanı
Savrulmak bir kaç milyon yorgunluğa denk gelecek
Dünyanın söyleyecek bir şeyi kalmamış
Sabahları pencereler aralanır
Tül perdelerin uçuşurken söylediklerinden
Kırılmak,
ayıp sayılır...



Ali Özmen.

30 Kasım 2018 Cuma

VELVET





Saklan saklan içinde yalnızlığının,
Yaldızlı bir kalemde kekeme bir Kosmos
Ecnebi memleketlerin yağmurlarından
Keşmir ormanlarına
Süzülen bir moloz nehri
Kursağında nefretin
Ve çok bilmiş ebeveynlerin kendi hikâyelerinde tutunmak için
Aram adında bir arabacının yemlediği soysuz bir at olmak
İşte tüm yolların kesiştiği
Göç yollarının önemini anlatan
Ve anlattıkça anlatılan bir saklambaç

Saklan saklan içinde yalnızlığının
Ters çakmış nallarını atının
Yıldızlar anlatmış zemheri
Altında bir zeytin ağacının
Yeni bir lisan öğreniyor engerek
Sana sorsam ne gerek var dersin
Çünkü ağrı dolu o akşamın
Bu devirde gerçekten yanan bir sobanın
Yalnızca uykusu gelirdi
Ama öyle olmadığı anlaşıldı
Odun kapının tırkazından çıkan seste
Bir yabancı inmişti avluya
Avlu o bahsettiğim Kosmos kadar derinleşen aksak sesleriyle bürüdü heyecanı
Cinler saklandı birden
İnsanlar kulak kesildi
Yaşanan kötülükler geldi akla
Kırgınlıklar, konuşulmayanlar
Kapı açıldı bir kere
Artık açılmamış gibi yapamazdı kimse

Duvarda asılı London çifteyi doldurdu
Misafiri böyle karşılayacak ve anlayacaktı
Yüzü atkı ile siper, paltosunda bir mavzer
Canavar, ölüm ya da cemre
Uyandım odun kapının tırkazından çıkan sese
İzledim camdan bir süre
Ardından sarıldım çifteye
Alındım atılan bir el fişeğe
Vurulan bendim
Saklandım içinde yalnızlığımın
Ruhumun protezleriyle kıvrandım
Mezarıma yağmur yağıyor
Uyandım.



-El Fatiha.






Ali Özmen.

14 Eylül 2018 Cuma

DAVA DOSYASINDA -KENDİNİ AKLAMA BİLİNÇALTI-



Soğuk elleriyle yansımanın, nefes alacak gibi oldum
Zamandan bir kopuş bu, onunla yarış sandı aynadan bakanlar
Başımıza davun oldu iskarpinleriyle kayırılan çocuklar
Güneydoğu'da bir caddede öğrendim
Mezar taşımın işlenip bittiğini
Hep anlatılanı dinledim
Karşılayacağımı sandım
Doğru cephe alarak
Meltem rüzgarlarını,
Kum fırtınalarını
Aniden ölüm sessizliği
Beklemezdim kimseden


O,
Yanımdan,
Tarihi kalesi olan tüm şehirlerde uydurulan
Hikayelerin bıraktığı yalan bir giz gibi geçti
Yolları bıraktı
ve biraz da gönlüme hoş gelen bahaneler
ve asimile bir siyaset
Dayanamadım
Dilimdeki çatallaşmayı o henüz gülmeden önce babama sordum,
Babam seksen sekiz yazının tütün hasadından bahsetti
Kaburgalarındaki yarıktan biraz da
Anladım
Ciğeri eksilen her şeyin içine onarılmaz bir parça bırakıp kaçıyorlar


O parça ki tan tun eder içerde, çarpışır, çatışır durur
İşte böyle bir günde
Hevesimin bana oynadığı bir zulüm perdesi açıldı yeniden
Aklım miyop
İçine insan konulan yatay bir gardırop
Daha başlamadan hayatımdaki izale-i şuyu
Gelip yanaklarını öpmek istedim




İcabet ettim bir Cuma sonrası cenaze namazına
İcap etti öğrenmem tüm detayları
Ebu Hanife'ye göre en az dört kişi lazımmış tüm merasime
Birden dank etti
Artık toplam dört insan tanımıyordum
Sardı ensemi sıcaklanan bir telaş
Üstelik mezar taşımda yazan tarih kadar yaşanan savaş

Bir mazeret bulmak için kör kuyulara,
Tecrübe arayan güzel kadınlara
Ve tıklım tepiş otobüslerin ortasında çıkan cıngara baktım
Baktım da ne gördüm?
Soğuk elleriyle gidişini sonbaharın


Durun, bekleyin, gitmeyin
Bunları anlatmayacaktım;
Bir geminin bordasında gelmişti şehre
Keşke öyle de gitseydi günün birinde
Bakışları kavruk teni biraz daha erken alınmış ocaktan
Kirpikleri ki yad ediyor eski anlamlı sevişmeleri
Hepsini bitirmeden,
Şehrin bana ait olan buhranına doğru vuruyordu topukları
Bir kaç milyon yıl sonra karışacağı yeryüzüne
Çünkü gönlüm böyle avutuyordu o an
Böyle direniyordu
Zamana başkaldırmak istediğim
İsyana hazır olduğum ilk an
Tak, tak, tak, tak, tak
Durdu, bedenini çevirmeden döndü başını sola doğru
Boynuna inandım böylece
Boynunun zaman geçirmesi imkansızdı
Öyle görünüyordu bu mesafeden
Örgülerden topuzlanan saçları
Aklıma okuduğum bir kaç kitaptan bir kaç tahayyüle denk düştü
Helen dedim ona
Hoşgeldin diye ekledim
Ben çok büyük günahlardan bir gün önce bağışlanmak diledim
Başkaldırmağım tüm zalimlerin katline henüz dün gece ferman yazdım
Sen kimsin dedim, sen kim oluyorsun ki
Ellerin buna mazhardı madem ne diye bekledin, ne diye?
Günah bu değil miydi bütün dillerde?
Helen'e karışmışken aklım yine saplandım zamana
Yine vaktin paradoksu yine umulan Lethe Irmağı


Kusmak üzereyken şehrin meydanına ilk defa
Şaşırdım kesilen yolların taşlarına
İnsan olmaktan bahsetmek için hazır ama insan olmak için Allah'a muhtaç
Çünkü Allah tüm zalimleri siler atar
Çünkü onun adının olduğu yerde zalimler cephe alır,
Cahiller susar tüm olanlara
Çünkü Allah muazzam tek bahanedir
Kul olarak yaşamaya


-Tüm bunları hep susuyor olmak ağır değil mi?


Ali Özmen.

25 Aralık 2017 Pazartesi

KISKAÇ





Her yer toz dumandı
Emek ve ekmek vardı teninin kokusunda
Yere düşüp kırılan her şey gibi
Feryat etmek
Taziye için alınan eşyalar dokundu
Ölmeden önce yaşamayı unuttum
Sonra köşe bucak bir temizlik
Uzun bir tren yolculuğunda
Kondüktör gürültüye engel olamadı
Kırıldım yine kırgınlığıma
Biraz su biraz ışık ve beyaz bir memleket
Pencereden akıp giden ben miyim?

Çatılarda beklenilen
Yersiz söylenilen hep
Önce kızılan sonra kederle gözlenen
Birkaç parçamı bırakacağımı biliyordum
Bin parçaya bölünmüşken
Anlaşılamaz hüznümün saçakları
Belki de böyle değildi belki de
Gecenin uzunluğunda uzandım
Uyku bastı perdeleri ama evde yoktum sanki
Nasıl uyarmadılar nasıl
Söylediler, söylediler

Öyle olmadığını bilmiyorlar mıydı?

13 Aralık 2017 Çarşamba

OKYANUSLARIN CİNSİYETİ



Sırtımda bir çuval
Çuvalın içindeki ben
Buz kırıyorum donmak için içimde
Soğuk yakıyor, kar hep beyaz değil
Zehrin iyi olduğu günler gelir
Sen mi ben mi?
Kırk kulaç daha
Kendimi mi avlıyorum
Avluyu mu ağlıyorum
Çarmıh denize diklemesine
Şunu düzgün yemlesene
Ne anladıysam o kırk çuval, 
Korku, olta ve bahtsızlık


Bir şeyler var olduğu gibi
Fısıltı mı sandın yoksa
Kuşun iki ayağını işaret parmağı ile orta parmak arasında tutarak ters mi?
Şimdi ben buyum
İsa da orada
Hepsi bu yüzden mi yani?
Az parayla çok laf benim memleketim
Bana kahve bana doğu ve batı
Söyledim işte sonunda
-Ne diyorsunuz?

Yol boyunca bin parça şimdiden yarısı
Sanki benden kopuyor
Haklı olmak çok çamur
Uyanamadan önce ve sonra
Hep dedim işte söyledim
Terslik var bu işte
Ah benim arbelet yanım
Yüzükoyun arkası sükut

Sanki son bin bahar daha yaşayacağı pruva
Hasbam!
Kutuyu açma kuyu seni bana taşır
Aktardığım gibi işte aynı böyle
Pek destansı değil
Bağzı olmadı da hiç olmadı mı dedim?
Ölecek olsan öldürür müsün?
Çünkü çok sordum
Zorluyorum biliyorum
Bir imge olsun diye değil

Mezar kazdım bir zamandı
İçine gireceğimi umuyordum
Kayganlık kafiye ile ilgili olabilir
Unutulmak umutvar olmak kadar tehlikeliydi
Çünkü gergedan
Ve kürkü için bir plankton
Velhasıl söyledim işte
Anlamak yanmaktır bu dehlizde

İtaat, ucunu bağla, ipi ite at
Delir diye umduğunuz kadar varmış
Ama giden gelir mi?
Gelse kahvaltı
Deldi işte!
Duvarı bir vesika için
Ömrümden anlatılmayacak olanları
Günü dün eden çok
Bilerek susuyorsun
Ağlattın işte sözlerinlen
Sırtımda bir çuval
Çuvalın içinde ben
Ateş sönecek biliyorsun

-Elhamdülillah.




Ali Özmen.

12 Aralık 2017 Salı

MEYİL




+yeniden ger yayı
kapaktan kurtuldum
gerildim saplanmadan zamana
yolları sildim
tenine sindiğim günler
siyah
köz olmanın verdiği iz
kaçışır av
çünkü olmadan önce kav
hiç gelmedim


iyi belle
hayatımı kusuyorum sabır derken
sigaralar bitiyor
günler tekrara düşüyor
hiç olmadık yerden bir daha
kalabalık uğultu
Sustum sanıyorlar
bıçak gibi kesen yoğunluk
konuşmaya konuşmaya
vasat şiirlerim gibi değil içimdeki
bir dirayet hali
uyuyamıyorum
uyusam, uyanamıyorum
-bırak


çok özledim.




Ali Özmen.

11 Aralık 2017 Pazartesi

MEÇ



Sabahın doğru açısına denk düşsen
Akşam saat seni eve bıraktığım
Hatıramda
Kaskatı soğuk ve sabah ezanı yalnız
Kibir sokakta kol geziyor
Herkes saklanıyor sanki
Pencerede tül perde
Kedim dışarıyı gözetliyor
Nöbet nöbet
Sen çok küçük bir galaksi
Bazen tek bir gül
Zamanı bölebilen boynun
Kalbinde daim çocukluğun
Hadi ben alışamadım
Kafama esti çıktım gittim
Bir çoğuna selamı dahi esirgedim
Dünya'nın ekseniyle meşgul oldum
Kaybetmeyi farklı dillerde öğrendim
Bir süre kendimi
Yeniden denemeye ikna ettim
Pekala


-Siz nereye gittiniz?







Ali Özmen.




4 Aralık 2017 Pazartesi

TAVIR



Yerçekimi çürüdükçe kısaldı menzil
Yenildim,
Kolları uzun bir hırkanın kollarında
Soğuk getirsin diye benden yüklü bulutları
Ve
Örtsün diye
Beyaz örtüsünü bir zaman üzüntümün üzerine
İlk tanıştığım anda
Teni parlak, sesi bu yokuşa aldırmayan
Manzarası yeniden kavuşmaktan az öncesi
Sağanak sağanak kayboluşlar ülkesi
"Kalbi rafid yesma'k"
Yazdıklarım ön sözü

Seninle el ele tutuşmak
İzafiyet ve acziyet
Affet

Sevginin zamanı aştığı
Aşkın savaşa ulaştığı
Her yerin hemşehrisiyim
Affet.



Ali Özmen.

26 Kasım 2017 Pazar

EPOCH



bin tane mevzu oldu
içinden çıkamadım
bir süre sağlığımdan bile şüpheliydim sessizce
sağ mıydım?
Olanlar bitenler aynı döngüye sardı
kırılmam sanıyordum kırgınlık oldu adım
ciğerimde közle gezdim sanki sokaklarda
geç kalmışlıklar spontane
erken denilenin görecesiyle uğraştım bir süre
sokaktan falan koptum
sonra şiir diye yazdıklarım beni kendimle ters düşürdü
herkesin koştuğu istikamette haşyetle koştum
içmesen olmaz mı? dediklerinden
senin suçun diye baktıklarına
hani sağlam bir midem olmasa
hepsinin ortasında kusmaktı derdim


geçiyor zaman değişiyor ufak tefek şeyler
mesela
midem kaldırmıyor artık
ben
hep kırılsın diye baktıkları
sizden değil kendimden korkuyorum
bunları söylemek için mi sürünerek buralara geldim?
-hayır
çölde devenin diken yerken kendi kanını içtiği gibi
muğlak bir mevsimin kondüktörü olarak
mahallenin piçlerini hep olumlu yönde kayırmak fikriyle
geldim
gitmekle gelmenin önemli olduğu
tüm durumları ihtiva eder gibi
sabahın körüne ve kaybediyor oluşumuza aldırmadan
bin tane mevzunun içinden çıkamayıp
bir tek sana geldim.



Ali Özmen.

24 Kasım 2017 Cuma

HASAT




Boynum sesine çeyrek kala öptüğünle
Gün doğuyor perdesiz pencerelerime
Ufuktan perdeler diktim ellerimle
Köyün meydanı boş ve günlerden Salı
Artık şafak bile tutabiliyor insanı


Kırışık bir yüz kasketinin rengiyle müsemma
Ağlak mevsimleri bayındırlıyor velhasıl âmâ
Tebessümü yorgun belli çok direnmiş zamana
Hep bir yerlerde hüzün vardır belki yanıbaşında
Toprak kurak, bulutlar yüklü, karanlık zifiri


Salyangoz toplayan bir çocuğun masalı bu
İnanın tek farkı;
Mayın toplayan çocuklardan daha az ölümle karşılaşması
Ateşi yakması ve karnını doyurmak için tuzak kurması
Ve günün birinde bir aşk bulması habersizce


Boynum sesine çeyrek kala öptüğünle
Korkular ve şehvetin yeşermesiyle
Seni sustum diye sabah ayazında
Hasat edilen benim, hasat edilen benim
Köyün meydanı boş ve günlerden Salı

Yaşamak yavaş yavaş yok ediyor insanı



Ali Özmen.

15 Kasım 2017 Çarşamba

KLİŞE; MALİGN


4 Temmuz 2013


Marla'ya;


  Marla, beni susabilen tek varlıktı yeryüzünde, gözyaşlarıma hüküm giydiren bakışları vardı, üstelik sevişirken hala çok yırtıcıydı. Benim onsuz yaşadığım ayrılıklara sahip çıkabilecek kadar, âşıktı bana, benimle birlikte ağladığı geceler onun tek acısı bendim. İşte böyle böyle alıştık birbirimize birden, her köşe başında kaybolabileceğim sokakları arar oldum, onunla birlikte. Biliyorum, onu hiçbir zaman sevemeyeceğim çünkü aşk talan edilmek ister benim topraklarımda, yağmalanıp sessizliğin ortasında yeniden kurulana dek şehirler, unutamamaktan geçer yangınları. Çünkü aşk Marla’nın gözlerinden çok daha önce zuhur etti bilincime çünkü Marla bu dünyadaki en masum orospuydu. Ellerini saksıya dikmek istedim bir gün, çok sarhoştum. Yetişeceğine inandığım ayrılık çiçeğinin tohumlarıydı çünkü elleri. Marla’ya anlattım bunu, hiç düşünmeden bileklerini kesecek oldu, kanıma karışan gözlerinde patladı gece, durdum öylece. Birden tuttum ellerini bileklerime yasladım, kanımı görmesini istiyordum. Mavi bir sıvının oksijenle birleştiğinde kırmızı olabileceğini anlaması gerekiyordu. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını kalp atışlarına ikna etmem gerekiyordu. Bu benim son şansımdı.

  Yeryüzündeki son ilahi hile gibiydi küçük aklım. Anlamlandırdığım her şeyin ortasında beni ağlayan, ağladığını sanan sevginin gözyaşlarını hiç görmediği için umutlarını hala yitirmeyen güzel bir kadındı Marla. Ki onun ruhu bir sigara dumanında hala. Uzun cümlelerimin de sorumlusuydu. Saçlarını toplamayı bile beceremiyordu, sarılmaya her seferinde tereddüt ettiğim gamzeli belinde, çok kez unutmuştum kim olduğumu. Durun, bunlardan bahsetmeyecektim. Bir saksı bitkisi olabileceğine inanmak istemiyordum onun, değildi çünkü. Ancak o kadar çok sevmişti ki beni, inanmıştı penceremde bir saksıda yaşayabileceğine. Sarhoşken ben de inanıyordum üstelik. Korkak bir adam olma kariyerimin başladığı noktadır işte bu anlattığım. Ki çok anlamda ortalamanın üzerinde bir adamdım ondan önce, hala ortasındaysam kustuğum meydanların bunun geç kalmışlığı; yeni öğrendiğim başka bir lisan gibi eğretiydi, dilimde. Git gide kısalan cümlelerimin arasında birkaç replik bile edemiyorduk artık. O kadar korkuyordum ki ona âşık olmaktan bazı geceler, büyüdüğüm şehirden vazgeçiyordum bazen. Gidebileceğim ne de az yer kalmış ben büyümeye çalışırken.

  Şimdi bu elinizde olan, bir kitabın önsözünden fazlası değil sizler için ancak bu bahsettiklerim hayatımın önsözüne tekabül ediyor, önemsemeyin. Unuttuğum herkesin adı var Marla’nın saçlarında bana hala öyle geliyor. Unutamadığım kim varsa, ruhları bir nebze olsun Marla’nın günahlarında. Sevdiği adamın yanında sessizce ağlayan bir orospudan çok fazla şey öğrenen şımarık bir piç kurusu değilsem hala; Marla’nın inandığı fallar, masallar ve aşkına olan sadakatinden fazlası değilim. “Susmak ne kazandırır ki?” der bana Marla; “konuştuğunu anlayacak bir adam lazım karşında.” İşte her seferinde beni övüyor mu yoksa laf mı sokuyor diye düşündüğüm birkaç cümleden öteye gidemeyen yarı platonik, kısmen kült, ucuz bir aşk hikâyesi; Bazen insanlar unutamadıkları için unutulur.

Öyle değil mi Marla?



Ali Özmen.

FALLING

  


21 Haziran 2011


Marla'ya;


 Yanarken renk değiştirme sanatını icra ediyordu, Marla. Sigarası üşüyordu dudaklarında. Yanında kaybolan bir adamın kanına girmekten de utanmıyordu. Aslında o da çok iyi biliyordu. Sigara, bir kere öleni bir daha öldürmüyordu… Bana inat kibrit kullanıyordu Marla. Yanan kısmı siyah, ateşi kırmızı…
Dumanı üflüyordu halka halka ve benim üzerimden geçiyordu nefesi. Onlardan bir tanesi boynuma halat olsun isterdim. Marla’nın nefesi bir katilin ölmek isteyeceği bir yerdi. Öldük bir kere yeniden doğmak zorundayız. Yeniden ölmek ve yeniden doğmak, devam…

   Marla sen, zamanın elinden tuttuğu bir kadınsın, ölüme değil öldürmeye yakınsın. Yaşlanmayı geçtim, akıllanmazsın. Ağaçlı yolun kaldırımlarını hatırla, içine sinen o kokuyu. Sonbaharın, okumaktan usandığımız şiirlerinde, kaybolduğumuz bir gazeli hatırla. Üzerine bastığında çıkan ses, belki de buradan geçmiş bir insanın hayatı boyunca yankılanan tüm seslerinden daha anlamlı… Ve nefesini tut Marla, ölmekten bahsetmiyorum. Nefesini tutarken beni hatırla. Belki de zaman bizim anladığımız kadar büyük bir orospu çocuğu değildir. Belki insafa gelir de ikimize yeni bir geçmiş verir…

En olmadı, her şeyin göreceli olduğundan falan bahsederiz…
Sevişmeyi geçtim.

Sigarayı uzat…



Ali Özmen.


14 Kasım 2017 Salı

ZAN



Sigaram kırık tedirginlik boyu
Zan altında ahım biletim gibi
Sol bileğinde bir beni
Deliriyor
Sayfiyeler çoktan suskunluğa durdu
Mevsimleri var eden sadece sayılar bildik
Bir zaman ki çoktuk bir eksildik
Eğreti bir trabzan ve eğrilen zaman
Camlarında kuşlar var sandı bir an
Uyandı ve uyandır silsilesine asrın
Gafil!
Bu dağlarda çok avlandı.


Sigaram kırık satanı da yok yolu boyu
Aynı yerde duruyor ve aynı yerden geliyor
Rahvan sürüyor ömrünü mevsiminde
Ama
Mevsimlere inanmıyor
Uykunun kenarlarını yakmayı çok seviyor
Bir iç çekiş
Ciğerleri yanık gibi hissediyor
Sigarayı bırakmak istiyor
Sigara onu bırakmıyor



Ali Özmen.

6 Kasım 2017 Pazartesi

GECE GÖRÜŞÜ



Uyanın kayboluyorsunuz
Ay çoktan kaybetti
Gece soğuk
İçimde ve dışımda duman
Sisler içinde bir sandal var uzanan
Nefesimi görebiliyorum
Koca binayı saklamışken tan
Mor bulutların cansuyu
Direnmiş ve demlenmiş
Söyleyecek bir şeyi olsun istemiş
Sahabe ve soğuk irkiliyorum
Buradan bir çıkış olmalı
Karanlığın dönüp duran yolları
Bardakta soğuyan kahve
Ve kuruyan dudakların
Ne olacaksa hemen olsun
İşte bu maraz
Yüzünü benden alıp
Bir maske yönüne ilave ederken
Sabaha sanki bir ömür daha var


Uyanın kayboluyorsunuz
Rüyalarımdan çıkaramıyorum
Kan kustuğum lavaboyu
Ruhum durdu soruyorum;
Güzelliğini durdurabilir misin?
Saçlarını mesela, elini avuçlarımda
Direnme artık
Damarlarımda gezen bir kaç gezegen
Gövdemde eğreti bir merdiven
Aşk!
Yıkılıyorum Şahmat ve fahişe
Bana geç kalmayacağım bir şey söyle
Bana geç kalmayacağım bir şey söyle
Her şeyi yendim derken göz kapaklarıma yeniliyorum
Çünkü en büyük düşmanımız her zaman bizimledir
Ömür ne çabuk geçiyor!



"Utanmak imandandır"



Ali Özmen.





5 Kasım 2017 Pazar

PERDESİZ



Bütün kitapların manaya burkulan son kelimeleriyle uğurluyorum seni, sayfa çevirmekten daha mekanik ve ardından iş çevirmekten daha nemli çünkü, bunun aşkla ilgisi yok. Bütün bu olup bitenlerin bir manası yoktur belki, alın bakın siz busunuz! Alnımda, bakışlarında ve Rabat'ta bahar artık uzakta. Yan yana olamadığımızın coğrafyası mı olur? İmla ve ilga. Gideceğimden emin olabilirsin ama bugün değil, belki bir vapurla. Anlatacak bir şeyim yok, bunu anlatmak istiyorum. Varım ve yok olmakta varlığım, var olmak böyle bir şey. Artık korkmuyorum, anladım ki cümlelerin cevheri harfler değil.
"Bekleyin, tekrar geldiğimde hakkıyla konuşacağım." diyerek, kaçmadan önce son sözünü söyleyen mağlup bir komutan, bir daha uzun cümleler kurmayacağına yemin etti. Bir kitap olabilecek kadar yaşasaydı eğer bu duygu karmaşasını yenecekti.


-Bekleyin, tekrar geldiğimde hakkıyla konuşacağım.








Ali Özmen.

31 Ekim 2017 Salı

GECE ATLAYIŞI




GECE ATLAYIŞI


O kadar çok şey oldubitti ve o kadar uzaktı ki herhangi bir yerleşim, söze ateş yakarak başlamak gerekiyordu. Tuhaf, ben daha önce konuya ateş yakarak giren tek bir kişi bile görmemiştim. Üstelik onu da bir kez görmüştüm ve öleceği günü bile kurgulayan ben, her şeyimle eksik kalmıştım. Ani ve kusursuz sortilerle yeryüzüne inen, inanması güç ilahi bir sonbahar kalacaktı damağımızda, bu aşikârdı. Çakmağımı bile atmıştım. Sigarayı bırakmış, biraz da kilo almıştım. Sonra birden bıraktım ben de kendimi. Uzun bir gece atlayışı olacak;


-Üç bin metredeyiz. Düşüyoruz ve sen konuya hala giremedin.


O çok güzeldi ve ben çok çocuktum. İşte böyle başladı her şey. Yirmi bir yıldır onu özlüyordum ve bundan haberi yok gibiydi. Aslında ona söylemişler de, o bunu susmak istiyordu yani öyle hissediyordum. İşte bu koca şehir hiç bu kadar küçük gelmemişti gözüme, gitmeliydim. Uzunca bir dönem topladım kendimi, kusursuz bir gidiş olmalıydı bu ve her geldiğimde misafir gibi hissetmeliydim kendimi büyüdüğüm şehirde. Bok varmış gibi herkese gideceğimden bahsediyordum. Herkesin bir tuzu olmalı diye düşünüyordum bu şehirden nefret etmemde. Olmalıydı. İyi değildi belki ama kesinlikle yerinde bir plandı bu, bazı sabahlar. Yoksa bir insan nasıl susabilir bunca kavgayı, bunca şiiri?


-Açılmama olasılığı var mı bunun diye soracaktım ama konuşmuştuk yedeği var.


Hadi biraz daha bırak kendini gökyüzüne biraz daha sök içindekileri. İşte kendime hep böyle diyordum gökyüzüne bakıp. Şimdi o baktığım gökyüzündeyim. Sonra öyle bir şey oldu ki kutsal kitaplarda anlatılmış olmalıydı mutlaka. O geldi. Ben hazırlanıp gidiyordum. O öyle bir geldi ki elimde bir bavula sığdırabileceğim kadar yaşanmışlık biraz da anne duasından başka bir şey yoktu. Durup düşündüm. Tanrı yazdığım şiirleri mi beğenmişti yoksa daha iyilerini yazabilirsin mi diyordu bana? Ne olursa olsun gelmişti. Gitmem gerekiyordu dediğinde anlamıştım sonsuza dek benimle kalabilecek cümleler kuracaktı az sonra. Ben söylediği her şeye inanacaktım. Öylesine güzel bir Ağustos bitimiydi ki Turgut abi, görmeliydin.


-Peki ya yedeği de açılmazsa?


Uzun olacak demiştim. Serbest düşüşten kastettiğimiz ne varsa oluyordu ve bir sürpriz yapmaya ilk o an karar vermiştim. O kadar eğreti bir yaz yaşamıştım ki, o güne dek yaşananların en saçmasıydı. Çok az yüzmüş, yüzümü ne de az güneşe dönmüştüm. Ayrılıktan saydığım çok komik masallara inanmıştım. Böyle olmamalıydı diye düşünüp dururken önceden giden herkesi telefonla arayıp teşekkür etmek için son birkaç dakikam vardı. Evet, bu planladığımız gibi bitecek bir atlayış olmayacak. Üstelik nereye düştüğünden habersiz bir adam, sevdiği kadının gülüşünü işte bu sonsuz atlayışla açıklayabilir. Ve Tanrı’yı kandıracak kadar küçük düşmediysek hala bunun tek bahanesi bir açıklama olamazdı. Bu bir veda da olamazdı çünkü o kadar çok şey vardı ki bizi bekleyen. Güzel günlerden bahsetmeyeceğim bile.


-Peki, bunu çekmesek gerçekten paraşüt açılmaz mı?


Beni anlamanızı beklemiyorum. Gelmişti ve sonsuza dek geldiğiyle kalsın istiyordum. Bu her şeyden önce planlanmış bir atlayıştı ve inanın mükemmel hissediyordum. Diğerlerine tebessüm ederek bakarken onunla konuşabildiğim dakikaların bitiminde bir Müslüm Gürses şarkısı olmamın başka bir açıklaması olamazdı. Arabesk bir şarkı olursam beni sevmez diye düşündüğüm güzel bir sonbahar başlangıcıydı, beni görmeliydin Turgut abi, sonsuz bir atlayıştı. Paraşütlerim her ne hikmetse açılmadı ben yere çakıldım.





-Bakmakla kaldığın tüm manzaralardan atladım, artık beni anlayamazsın.



Yayınlanmayanlar- 27 Ağustos 2013

Ali Özmen.

BAB-I ESRAR





Karanlık odanın dibindeki gri sis
Kendi çabasıyla sönen bir sigaranın
Kim bilir, içindeki tütünün belki topraktır umudu
Çevrilen bir numara, bir otobüs, bir düşüş
Senden haber alamayışımdaki tensiz trip
Bukowski'nin bir kadının güzel ellerinde hissettiği
Çocukluğu,
Aynı masala şehrim yetmiyor, devrim uzak
Eğrilen kokun; soğuk duvar sırtımı okşayan
Ruhumdan aşağı inen bir patika
Bab-ı esrar, şekeri düşüren bir bilmeceden
Daha fazla
Haddini aşan bir sümbül sesi
Bir pencere bayramında!






Ali Özmen.



Mahsun'a


"7 Nisan 2014'te yazılıp, yayınlanmayanlar arasındadır."

29 Ekim 2017 Pazar

CANTABILE, REQUIEM



Herkesin bildiği asla kutsal kitaplarda aramadığı
Yaprakları savuran rüzgârın adıyla tutan sanrı
Delirerek tutuşan rahvan atın adımlarıyla
Çukur, sığ derinliğinden utanacak
Hep “söylemiştim” diye sessizce
Kızıl gün doğuyordu muallâk bir hezeyana
Bulutların ulaşacağı yerler çoktan belliydi
Sigarasını ocaktan yakacağını biliyordum mesela
Bir kadının tam da bu saatlerde mutfakta

Velhasıl böyle olmayacak olsa şiir kurulmazdı vakte
Rüzgâr sokak aralarındaki debisini düşürür
At daha yola çıkmadan huzursuzlanırdı şehre
Bir çiçek, bir çiçek daha bahçeden sökülür
Bahçıvan söylenir;
“Saksıların sirklerden ne farkı var?”

Zamanın bordasında toplayıp herkesi
Okyanusların renksiz olduğundan bahsettim
Aynı günün dönümünde, kutsal kitaplar okudum
Sevgili Lou, seni aradığım hiçbir yerde bulamadım
Bu yolculuk her zaman olduğu gibi
Bir atın dizginleriyle alakalı
Herkesin bildiği asla kutsal kitaplarda aramadığı


Ali Özmen.



“Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok. 
O halde üzülecek ne var?”


Epikuros