31 Ekim 2017 Salı
GECE ATLAYIŞI
GECE ATLAYIŞI
O kadar çok şey oldubitti ve o kadar uzaktı ki herhangi bir yerleşim, söze ateş yakarak başlamak gerekiyordu. Tuhaf, ben daha önce konuya ateş yakarak giren tek bir kişi bile görmemiştim. Üstelik onu da bir kez görmüştüm ve öleceği günü bile kurgulayan ben, her şeyimle eksik kalmıştım. Ani ve kusursuz sortilerle yeryüzüne inen, inanması güç ilahi bir sonbahar kalacaktı damağımızda, bu aşikârdı. Çakmağımı bile atmıştım. Sigarayı bırakmış, biraz da kilo almıştım. Sonra birden bıraktım ben de kendimi. Uzun bir gece atlayışı olacak;
-Üç bin metredeyiz. Düşüyoruz ve sen konuya hala giremedin.
O çok güzeldi ve ben çok çocuktum. İşte böyle başladı her şey. Yirmi bir yıldır onu özlüyordum ve bundan haberi yok gibiydi. Aslında ona söylemişler de, o bunu susmak istiyordu yani öyle hissediyordum. İşte bu koca şehir hiç bu kadar küçük gelmemişti gözüme, gitmeliydim. Uzunca bir dönem topladım kendimi, kusursuz bir gidiş olmalıydı bu ve her geldiğimde misafir gibi hissetmeliydim kendimi büyüdüğüm şehirde. Bok varmış gibi herkese gideceğimden bahsediyordum. Herkesin bir tuzu olmalı diye düşünüyordum bu şehirden nefret etmemde. Olmalıydı. İyi değildi belki ama kesinlikle yerinde bir plandı bu, bazı sabahlar. Yoksa bir insan nasıl susabilir bunca kavgayı, bunca şiiri?
-Açılmama olasılığı var mı bunun diye soracaktım ama konuşmuştuk yedeği var.
Hadi biraz daha bırak kendini gökyüzüne biraz daha sök içindekileri. İşte kendime hep böyle diyordum gökyüzüne bakıp. Şimdi o baktığım gökyüzündeyim. Sonra öyle bir şey oldu ki kutsal kitaplarda anlatılmış olmalıydı mutlaka. O geldi. Ben hazırlanıp gidiyordum. O öyle bir geldi ki elimde bir bavula sığdırabileceğim kadar yaşanmışlık biraz da anne duasından başka bir şey yoktu. Durup düşündüm. Tanrı yazdığım şiirleri mi beğenmişti yoksa daha iyilerini yazabilirsin mi diyordu bana? Ne olursa olsun gelmişti. Gitmem gerekiyordu dediğinde anlamıştım sonsuza dek benimle kalabilecek cümleler kuracaktı az sonra. Ben söylediği her şeye inanacaktım. Öylesine güzel bir Ağustos bitimiydi ki Turgut abi, görmeliydin.
-Peki ya yedeği de açılmazsa?
Uzun olacak demiştim. Serbest düşüşten kastettiğimiz ne varsa oluyordu ve bir sürpriz yapmaya ilk o an karar vermiştim. O kadar eğreti bir yaz yaşamıştım ki, o güne dek yaşananların en saçmasıydı. Çok az yüzmüş, yüzümü ne de az güneşe dönmüştüm. Ayrılıktan saydığım çok komik masallara inanmıştım. Böyle olmamalıydı diye düşünüp dururken önceden giden herkesi telefonla arayıp teşekkür etmek için son birkaç dakikam vardı. Evet, bu planladığımız gibi bitecek bir atlayış olmayacak. Üstelik nereye düştüğünden habersiz bir adam, sevdiği kadının gülüşünü işte bu sonsuz atlayışla açıklayabilir. Ve Tanrı’yı kandıracak kadar küçük düşmediysek hala bunun tek bahanesi bir açıklama olamazdı. Bu bir veda da olamazdı çünkü o kadar çok şey vardı ki bizi bekleyen. Güzel günlerden bahsetmeyeceğim bile.
-Peki, bunu çekmesek gerçekten paraşüt açılmaz mı?
Beni anlamanızı beklemiyorum. Gelmişti ve sonsuza dek geldiğiyle kalsın istiyordum. Bu her şeyden önce planlanmış bir atlayıştı ve inanın mükemmel hissediyordum. Diğerlerine tebessüm ederek bakarken onunla konuşabildiğim dakikaların bitiminde bir Müslüm Gürses şarkısı olmamın başka bir açıklaması olamazdı. Arabesk bir şarkı olursam beni sevmez diye düşündüğüm güzel bir sonbahar başlangıcıydı, beni görmeliydin Turgut abi, sonsuz bir atlayıştı. Paraşütlerim her ne hikmetse açılmadı ben yere çakıldım.
…
-Bakmakla kaldığın tüm manzaralardan atladım, artık beni anlayamazsın.
Yayınlanmayanlar- 27 Ağustos 2013
Ali Özmen.
BAB-I ESRAR
Karanlık odanın dibindeki gri sis
Kendi çabasıyla sönen bir sigaranın
Kim bilir, içindeki tütünün belki topraktır umudu
Çevrilen bir numara, bir otobüs, bir düşüş
Senden haber alamayışımdaki tensiz trip
Bukowski'nin bir kadının güzel ellerinde hissettiği
Çocukluğu,
Aynı masala şehrim yetmiyor, devrim uzak
Eğrilen kokun; soğuk duvar sırtımı okşayan
Ruhumdan aşağı inen bir patika
Bab-ı esrar, şekeri düşüren bir bilmeceden
Daha fazla
Haddini aşan bir sümbül sesi
Bir pencere bayramında!
Ali Özmen.
Mahsun'a
"7 Nisan 2014'te yazılıp, yayınlanmayanlar arasındadır."
29 Ekim 2017 Pazar
CANTABILE, REQUIEM
Herkesin
bildiği asla kutsal kitaplarda aramadığı
Yaprakları
savuran rüzgârın adıyla tutan sanrı
Delirerek
tutuşan rahvan atın adımlarıyla
Çukur, sığ
derinliğinden utanacak
Hep
“söylemiştim” diye sessizce
Kızıl gün
doğuyordu muallâk bir hezeyana
Bulutların
ulaşacağı yerler çoktan belliydi
Sigarasını
ocaktan yakacağını biliyordum mesela
Bir kadının tam
da bu saatlerde mutfakta
Velhasıl
böyle olmayacak olsa şiir kurulmazdı vakte
Rüzgâr sokak
aralarındaki debisini düşürür
At daha yola
çıkmadan huzursuzlanırdı şehre
Bir çiçek,
bir çiçek daha bahçeden sökülür
Bahçıvan
söylenir;
“Saksıların
sirklerden ne farkı var?”
Zamanın
bordasında toplayıp herkesi
Okyanusların
renksiz olduğundan bahsettim
Aynı günün
dönümünde, kutsal kitaplar okudum
Sevgili Lou,
seni aradığım hiçbir yerde bulamadım
Bu yolculuk
her zaman olduğu gibi
Bir atın
dizginleriyle alakalı
Herkesin
bildiği asla kutsal kitaplarda aramadığı
Ali Özmen.
“Ölüm varken
ben yokum, ben varken ölüm yok.
O halde üzülecek ne var?”
Epikuros
15 Ekim 2017 Pazar
LETHE
Yolu, bir su birikintisiyle dişleri olmayan bir adamdan
dinledim,
Ayakkabılarım çamur!
"Sırtımdan vurulduğum kadar varmış" dedim olan bitene
Bu bakışınla bir şehri daha geride bırakırdın
Yine bir çatışmanın ortasında seninle ben vardım
Kadraj ağır gelir ruhumdaki sonbahara
Tam anlatamayacağım
Sen yoktun aslında ben vardım
Bir zamanlar seninle birlikte olduğum kadar vardım
Benim olduğum yerde varlığından emin olduğum bir rüzgar esti
Sen yani, stabil sert bir rüzgar ve kollarım
Rüzgara karşı kollarımı açtım ve durdum
Sarılmak istedim sana, rüzgar çok sertti
Hep birlikle gidelim dediğin yerlerdeydim bir zaman
Gülüp eğlendiğin, gülüp eğlenmedim
Uyanmışsın sanki sirkteki komik aynalara
Bu her zaman olacak çünkü
Ulaşmaya çalışan yorulur, Lethe Irmağına
Mutluyken yanakların Kosmos, ölü ya da diri
Bir ucundan bir uca sinen ve içime sinen
Rüzgara karşı dur bir gün, bir gün daha dur
Anlatacağım ne çok şey var sana, susacağım
Susacağım ne çok şey var sana, ağlatmak istemem
Kril alfabesiyle üşüyordum
İki kumru ölmüş karşı apartman boşluğunda
Kayda değer tek şey Macit'ti ve intihar etmişti
Şiir kadının boynunda bitmek istiyordu
Coğrafya buna yetmiyordu.
Herkes önce bi düzgün üzülse keşke
Çünkü otelde artık hiç yer yok!
Beni o ırmağın başında bekle.
Ali Özmen.
25 Nisan 2017 Salı
29,92
Suretinde
bir günbatımı, akşam serinliği dudakların
Boynunda
soluk izler, kıyıya vuran tebessümün
Merhaba,
atmosfer basıncım;
Yokluğunun
ağırlığını hiç unutmadım
Yeterince
soğuk ve savaşı gözümüzden ayırmayan küf
Yağmur yağsa
tüm kelimelerle haklı çıkacaktım
Yerçekimi
artık anlamsız.
Ki şirk, bir
sirkte ipten kurtulmuş düşüyor dudaklarından
İşte şimdi
Kudüs yine bombalanır
Gölgen
belirirken sahnede, aşk ve düş
Bedenim “rigor
mortis, rigor mortis” diye bağırır
Bir iz de
olsa kalacak, denizde unutulanların ardından
Çünkü
balıklara yem olmak için doğmaz insanlar
Oturup
konuşamadığımız ne zaman ne kısa bir an
Yatağımı
toplamaktan ve yeniden aynı güne uyanmaktan
Sıkıldığımı
anlatıp perdeleri kapatmaktan
Sahte can
yeleklerini duyunca utandım
Çok uzun
sürdü denizle konuşman
Bir dağ
vardı,
Ne zaman
ciddi bir şey anlatsam aklıma takılır
Ne zaman
savaşlar ve ölümlerden konuşsam
Ne zaman tüm
çözümleri anlatsam eksik kalır
Ne zaman
içten içe ağlasam
Ve dağ.
“Hepsi iç
içe geçmiş biraz;
Ölüm ve şiir
Aşk ve şiir,
Savaş ve
şiir,
Ayrılık ve
şiir,
Umut ve şiir
Küfür ve
şiir
Allah ve
şiir;
Şiir burada
bitiyordu.”
-Ve dağ
yerinde düşmüşlüğüne ikna oldu
ardında hiç
bir imla hatası bırakmadan...
Ali Özmen.
30 Ocak 2017 Pazartesi
Pencere Önü Çiçeği
Uzun geceler boyunda ve uzun gündüzlerin eninde
bir boğaz ağrısı
Yutkunamadığım gölgeler ağırlığında
Bir varmış, bir yokmuş
Aynada suretim
Çünkü ayna ben
Ben çünkü, kırılsın diye baktıkları
Hiç korkmadan dimdik durdum yerimde
Söyleyecek sözlerim oldu, sustum
Ağlayacak günlerim oldu, tuttum
Tebessümü sağlayacak her yeri tanıdım ve uzak durdum
Hepsi içimden!
Kederimden bilendim bıçak oldum
Bir çiçek gördüm yeniden kırıldım.
Çünkü bir çiçeğe verilen cansuyu ile demire çelik olsun diye verdikleri su aynı fıtratta olamaz
Çünkü Mezopotamya bunu bilenlerin toprakları oldu her zaman
Çünkü gece ve gündüz birbirini kovalarken
Uzun geceler boyunda ve uzun gündüzlerin eninde
Bir çiçek açtı penceremde
Baktım gördüm ki; toprak ben çiçek sen.
Ali Özmen.
Aklımdaki Buğu Ekspresi
Kuşku doğuyor, tedirgin bir masa kuruluyor
Ah ki bu saatte bile herkes yorgunlukla uyuyor
Muhtemelen;
Bir köpek bir parka giriyor
Bir park bir şehre
Bir şehir başka bir şehir oluveriyor
Garlar telaşı hissedemeden masa kuşkuyu davet ediyor tüm sandalyelere,
tedirginlik diz boyu
Masanın örtüsü, yokluğun.
Ali Özmen.
16 Ekim 2016 Pazar
TIMSHEL IV (veda)
Nar çiçeğim,
Küstahlaşan şeyler var hayatımızda, geç de olsa şöminemiz oldu yanışında kendimizi oturup izlediğimiz, belki senin dallarındı bazı zaman tutuşan. Bir vedanın geçmeyen, stabil ağrısından tutmuştu selamın ve ben hep o kırgın çocuk olarak kalmayacağımı sandım. Sonunda bir çamaşır makinesi alıp sigaradan kararan ciğerlerimi onda yıkamak istedim. Sana sadece kaç dereceye atmam gerektiğini soracaktım. Kollarım kırık ve eksik bileklerim derdi olsa kaybettiğim yanım. "Seni kırdığım yerden beni de kırdılar." Uyan da bak gün ışığına, kuşların göç yollarına saygısı olmayanlara küfret yine, uyan. Uyan da bir veda et yalnız kalabalıklara, uyan hadi uyan. Ve dağ hakkında konuş biraz, çiçeklerin kapatacağı çağı anlat ellerinle.
İnsanın anlayamadığı, geç anladığı ve hiç bir zaman anlatamayacağı ne çok şey var hayatında. Bir derdim olsa en çok sana susarım. En çok sana sustuğumu bile bile geçerim sokaklardan. Ayrılık girer sonra yeniden şehre. Ulaklar kaçışır, kulaklar sağır ve renkler yavaş yavaş sarıya çalar farklı tonlarda. Çünkü bu hayatın siyaha kadar yolu var. Çürüyüp yok olan meyveleri anlatacaktım sana, tanelerinin çocukları nasıl mutlu ettiğini belki. Bir derdimden bahsedecektim tam da adımla başlayıp cümleye ve bitmeyen bir mektubu nasıl yazmam gerektiğini öğrenecektim. Anladım ki bir mektubu yazıp ardından hiç okutmadan yakmak o mektubu hiç bir zaman bitirmiyor. Anladım ki bir mektubu sonsuz kılan mürekkebi değil, hiç yazılmamış olması. Her an yazılacakmış gibi ve hiç konuşmadan. İşte böyle benim nar çiçeğim, bundan sonraki tüm mektupları yakacağım ve sonsuz bir mektup yazmış olacağım sana. Ayrılıklar girdi miydi şehre anlatılacak olur bir kaç şairin derdi, beni anlatacaklar senin çiçeklerin. Unutmadın biliyorum; ağır bir yüktür veda ve dağ söyleminde çiçekler açsın manzaran, hoşça kal.
Ali Özmen
Dinleyin; Devlerin Aşkı
5 Ekim 2016 Çarşamba
TİMSHEL III
"Tepenin ardından koşarak geldim, bir şeyler söylemek için yalnızlığa, geçtiğim tepenin ardını da yanıma almışım. Tek hatırladığım bir tepenin ardından inip buraya geldiğim. Söyleyeceklerimi ve ağlayacaklarımı unuttum. Karlı bir tepenin sessizliği var aklımda yalnızca ve benim yalnızlığa anlatabileceğim tek şey sessizlik."
Merhaba benim nar çiçeğim,
Bir kitapta okumuştum bu satırları, bir çocuğun ölümüne istemeden neden olmuş küçük bir kız çocuğunun ürkekliği ile bir kaç mevsim daha geçsin istiyorum penceremden. Geçsin ve ben oturup geçişini izleyeyim mevsimlerin. Çünkü anlatacağım her şeyi unuttum, belki anlayacağım bir şeyler vardır hala. Bir şey fark ettim; aslında sessiz sedasız bunca zaman yaşayarak bir mektup yazmışım sana, bu yazdıklarım kısa soluklanmalar, bitap molalar. Söylemiştim mevsimin yaklaştıkça birbirimizi daha iyi anlayacağız. Belli ki bir cevabı olmayanların yalnızlığını yaşadın, tepenin ardını sende koşarak geçtin ve bir şey bulamadın. İnsanı kırıldığı kadar sağlamlaştıran bir zamptır belki atmosfer. Üzülme, bilhassa yeni perdeler diktirmiyorum pencelerime. Sararıp solan çiçeklerden bahsedip seni üzmek istemem ama sigara dumanından sararan perdeler ve solan insanlar var bazı evlerde.
Artık sarı saman kağıdı bulmak da zorlaşıyor. Sahi, yakınlarında hiç akarsu yahut dere bulunur mu? Soğuk mudur suları? İçinde kaybolan çocuklar var mıdır bahsettiğim kız çocuğunu üzecek?
Bir öğretmen ol ve yolları karların kapadığı bir mevsimde gel şehre, garları incitmeden inatlaş vedalarla ve inadından asla vazgeçme. Çünkü dalından kopmanın verdiği hüzün bir insanda da bir narda da aynıdır. Çünkü bir hayvanın, bir insanın ve bir çiçeğin üzerine doğduğu toprak, aynı şekilde örtecek üzerimizi. Çünkü toprak hepimizin içinde ve dışında farklı yollarla, aynı manayla süregelir. Ağlama benim nar çiçeğim, ağlama. Yanakların al al olsun ve bir gün sana bahsettiğim kız çocuğunu sevindirsin tanelerin...
Ali Özmen.
29 Eylül 2016 Perşembe
TİMSHEL II
Nar çiçeğim,
Havanın tadını alabiliyorum ve soğuğun beni kavradığını hissediyorum, ruhuma varıncaya dek. Bu aylarda kutsal bir şeylerin elimden tuttuğu gibi naif düşüncelere sahibim, acılarımdan bile memnun olabiliyorum. Çok iyi ve gerçekçi resimler çizebilecekken sürreel çalışmalar yapan bir ressam gibi anlaşılamadığımdan yakınıyorum bazen ama inatla o gerçekçi resimleri yapmıyorum. Bilmiyorum belki de artık yapamıyorumdur. Bir haftaya yakın geçti, hala bir çamaşır makinesi bakamadım. Dertler, dersler ve Eylül'ün son demleriyle meşgulum. Biliyor musun iki kitabımı da bitirdim. Bazen utanıyorum, bazen de anlatmak istiyorum bir şiiri bir kaç bin manzaradan. O kadar sakinim ki ben hariç herkesin siniri bozuluyor, biliyorum. Ama iç organlarım dahi birer kitap yazabilecek bilince gelmiş gibiyken yaşananları, bozulan bir kaç milyar plaktan çıkan sesler gibi dinliyorum. Mesela kalbim, çok daha farklı bir kitap yazmak istiyormuş da benden izin alamıyormuş gibi gergin ya da akciğerlerim yeteri kadar derin olmadığım konusunda beni yerip duruyor. Kahrolası uykuyla olan problemimi aşmakta zorlanıyorum. Hala sabahın 5.09'unda açmıyorsan yapraklarını ve Güneşi bekliyorsan hala, bekleme. Çünkü Güneşin gezegenimize ihanet edeceği günler çok yakın.
Yüzlerimiz, hasatlar, kurşunlar ve anneler bazen elimizden gelmiyor. Bulaşık yıkamak hiç bir zaman elimden gelmiyor. Sevmiyorum. Mevsimin yaklaştıkça birbirimizi daha iyi anlıyor olacağız. Sana biraz da Nif Dağı'ndan bahsetmek isterim. Dedelerimin ve babamın çocukluğunun geçtiği, çok şey kaybedip çok şey kazandığımız anlamı Antik Yunan'da "gelin" olan ve hiç bir zaman doruğuna çıkamadığım, eteklerinde kiraz ağaçlarının olduğu mağrur bir dağ. İşte tam burada ve dağ hakkında söylediğim her şeyi unut, vedalar coğrafyayı kapsamaz bazen.
İşte böyle benim nar çiçeğim, sahilden uzaklaştıkça sanki aklımızı saran bir küf, ekmeğimizi böleceğimiz insan azaldıkça daha da fakirleşiyormuşuz gibi bir his. Yaralarından utanmamalısın. Bir gün gelip senin ağacının dallarından birine bir başka meyveyi aşılamak isteseler bile günün ilk ışığına selamını kesme. Havanın tadını al ve soğuğun seni kavradığını hisset ruhuna varıncaya dek. Ve yaşa güzel kırmızı bir nar oluncaya...
Ali Özmen.
25 Eylül 2016 Pazar
TİMSHEL
Merhaba benim nar çiçeğim,
Doğduğum günden bu yana sana yazamadım, kusura bakma. Bilirsin bir kere insan olmayagör, yakanı bırakmıyor hiç bir şey, ya insanlığından oluyorsun ya da hayatından bir süre sonra. Bunlar konuşulacak şeyler değil artık, bir kaç dal sigaram kaldı ve saat sabahın altısı. Hava karanlık ve günden güne soğuyan bir Eylül ayını, bozkırın ortasında yeni taşındığım bir ev ile selamladım. Bir çamaşır makinem bile yok şimdilik. Bu saatler hep buz keser ve bilmezsin, iyi yemek yapmama rağmen yalnız yemek yemeyi sevmem. Dur biraz bunları anlatmayacaktım. Hala kırgın ve bunu tebessümleriyle gizleyen bir çocuk olarak koşuyorum yaşam denilen caddenin tam ortasından. Halep bombalanıyor. Hissediyorsun acımı, kalbimi kıran anları ve suskunluğumu hissediyorsun biliyorum. Bir kaç galaksi eskitmiş gibi hissediyorum bende kendimi bazı zamanlar. Ne kadar uzun yol yapılabilir ki yirmili yaşlarda bir insan? Bir kaç yüz bin ışık yılı belki, gözlerinin ardından geçen zaman. Ama çok tuhaf hala tüm çıkmazlarını bildiğim sokaklar gibi samimi bir bakışın var orada bir yerlerde. Sakallarım uzadı, upuzun. Uykusuzum yine ve tutmuyor beni ellerin gibi hiç bir düzen. Gülüşün vardı kocaman, aynalara sığmazdı. Eksik kahvaltıların içilmeyen çayları ve bozulan Dünya'nın çocuklara yaptığı zulümleri dert ettim en çok. Aynı noktada, aynı yerde, aynı coğrafyada buluşamadığımız ne de çok şey vardı oysa.
Yaşam denilen huduttayız; kraterler ve rutubetli odaların arasında bir yerlerde sonbaharı yeniden yaşamak için, bir şiir eksik ölmemek için, midemiz kaldırsın diye tüm bu yanlışları, Halep'ten hiç konuşmamak için buradayız. Hava aydınlanıyor benim nar çiçeğim, zamanımız az ve bu sonsuz mektubu yazmak için yeteri kadar elim yok. Annemi özleyeceğim günleri sevmiyorum. Çünkü kafam karışıyor, bedenim bir kaç parçaya bölünecek gibi oluyor durduk yere bir yerlerde. Çünkü Halep'te her gün çocuklar ölüyor ve kimse bundan bahsetmiyor.
Keskin bir bıçak gibiyim. Önce kendimi paramparça ettim. Ardından bana dokunan herkesi. Sonra oturdum bir şamanın dansına ağladım ve hala uyanmadım, bozkırın ortasındayım. Sahi saçların vardı, bir şehre girsen herkes yeni bir iklim sanırdı onları. Saçların gerçekti, eminim. Bazen bir alkış kopacak ve ben selam verip sahneden ineceğim gibi geliyor. Kırmızı perdenin bu kadar gecikmesinin sebep olduğu tüm acılarım, dertlerim ve kırgınlıklarım aslında teknik bir hatadan fazlası değilmiş gibi yağmur yağıyor. Bugün daha fazla uzun cümle kurmayacağım. Bu sana yazdığım ilk mektubum ve onu şehirden ve kalabalıktan uzak bir yerlerde okuyor olman dileğiyle...
21 Eylül 2016 Çarşamba
GELMİŞTİM
Seni yalnız görmek ne hoş,
Seni görmek sokağın birinde
Balinalar uçuşurken aklımın içinde
Sahneden inip sana sarılmak
"Uzak bir denizde erirken
Ne aşk
Ne ayrılık"
Bana bakamaman ne hoş
Adı konulamıyor bazı sancıların
Teşhisi zor olan hastalıklar gibi
Belki de öyle
Hepsine baktım, hepsine
Bir tek ihanetin çiçeği yok;
Söylesene nasıl plastikleştin?
Bir gün Nisan bir gün Mayıs
Islak duvarların dahi ardındayız
Dilim varmıyor
Büyük kırmızı perdenin kapandığına
Oyunun bittiğine
Boynunun sonunun geldiğine
Parkları kusasım var
Dünyada elele tutuşulan bütün parkları
Velhasıl söylemiştim
Bir park var ki;
"Dünya'daki bütün parkların yarısı!"
Demiştim.
Ne yapalım?
Koşumlarından usanan
Yorgun atlarız
Ayrılığımızı özgürlüğümüz bildik
Özgürlüğümüzden de usandık
Ne yapalım?
aliözmen.
25 Temmuz 2016 Pazartesi
NİNA YILDIZI
Kadının saçlarındaki esmer yarayı gördüm
Atın yelesinde saklanan bir tay gibi
İncinmiş.
İncinmiş ve bir kaç galaksi eskitmiş
Meğer.
Ruhumdaki fiziksel acının neleri doğurduğunu
Doğurganlığın ne kadar sancılı olduğunu
Bir kadının bir kaç galaksi eskitmeye hakkı olduğunu
Elleriyle bana yorduğu
Ve olduğu
Anları
Olmadığında anladım.
İşte
Benim masalımın bittiği ve başladığı yerdir;
Gözleri,
Bir anıt gibi olmadığım meydanlarda
Şimdi, Nina kollarını neden kaybetmiş anlıyorum
Nina neden kendini bile bile yem etmiş ağlıyorum
Söylersin ama anlamazsın
Ağlar mısın?
Bilmiyorum.
Ali Özmen.
29 Mayıs 2016 Pazar
HALA BİRDEN AZ (biraz)
Yüzümde sonbahar aksanıyla uzanan bir yara
Okyanuslar kabardı,okyanuslar taştı o mevsimden bu yana
Ben bademlerin çiçek açtığı bir güne inandım
Yine
Tüm sevgililer uyuyabiliyorken koynunda ölümün
Kara bulutların, toprağın, unuttuğumuz sabanın
Hükmünde uyandım
Ağıtlar çoktan yakılmış, ağlar atılmış hüzünlere
Yağmur geç kalmış, ihtiyarın dilinde
Uyan sevgilim, sende izle
Kapının önünü süpüren samimiyeti
Çiçeklerin yorduğu masumiyeti kıskan biraz
Ellerinin üşüdüğü günlere dönelim
Ciğerlerimin renginden önce
Yaz gelsin,
Düğünler kurulsun penceremde
Yüzümde sonbahar aksanıyla uzanan bir yara
Salınarak tenhalığın sokağında
Unuttuğumuz ağaç türlerinden
Daha unutulmaz bir şiir söyle şimdi bana
Çünkü kolay geçmez bu yara
Dönüp durduğum tümsekten düşmeyeyim diye
Annemin gözlerinde,
Sesim olsun kulaklarında yankılanan
Hoşgel,
dinlen
biraz
Biraz konuş, anlat bana
Çünkü kolay kolay geçmez bu yara.
Ali Özmen.
NÖBET
Halatı duy, tetiği düşür
Tuğlayı pişirdiysen ellerini yıka
Bir şiir ezberle
Öldüğüm yatağı topla
Ma
Ni
ol bana
Ormanlarımı yak
Bir kitabın hayatını nasıl kurtacağını sor
Nefret et, nefret ettiğin nefretten
Öğretmenim kalem tutan ellerimi kes bileklerimden
Dudaklarımı oku,
Hepinizin amına koyayım
Yolların eğiminden falan
Bahsetmediğim bu gün için beni ara
Benim diyen kıvrımlarını
Kanıma enjekte ettiğin zamanın görecesini
Ve bilhassa
Bilhassa deyişimden önce
Güldüğüm anların vahşetini hatırlat
Kusmak üzereyiz içine girdiğimiz Dünya'yı
Bir sonraki istasyon kanseri anlamak
Seni de unutacaklar bir balonun patladığı anda
Maviymiş, elaymış, depremmiş ne fayda
Böyle anda çöpe atılan çiçekleri düşün
Taşın mecburiyetlerinden
Taşın yardığı alnından
Utan ve uyan
Halatı duy, tetiği düşür
Çünkü emniyet ölümden yeğ
Çünkü mezarları koruyan emniyet kemerleri
Bıyıklarımla bir olmuş
Boyuna mermer fiyatlarından bahseder
Bağdaş kur Bangladeş'in orta yerinde
Karaciğerin mi yağlanmış,
Kimin için ağlarmış, kimin için ağlarmış
Birini dövmem gerekli,
Kravatım daha fazla gevşemeden.
Orada bir yerdesin
Sahi orada mısın?
Seni göremiyorum
Sildiğim ve unuttuğum dizeler gibi
Uyan da bak kasıldığım sanrıya, deniyorum deniyorum
deliriyorum.
Ali Özmen.
23 Şubat 2016 Salı
BALANS

Aklı çıkacak tavandan,
Masayı toplayıp giden herkes
Çapa mayna!
Bahar yanaklarından daha serin
Sarmaşık aklımın zemheri
Uyanınca beni ara çünkü yanlış suların mevsimiyim
Daha dün gibi yarın olacağın telaşı
Sevişmek lazım gelir
Bu parkın bitkileri daha samimi,
Hepsini kes, ellerinle delir
Denedim.
Bir krizantemin hevesini kırıp, hiç olmayacak duvarlara işedim
İnan, aklı olsa çıkacak tavandan
Bir uçan balon uğruna
Tam oracıkta duran
Kaybolmak hevesiyle
Her boku bağlı bile olmayan ipinden bilen
Denedikçe deliren
Denedikçe deliren
De ki; uzan yanına bir hançerin
Yolundan döndükçe kessin her yanını
Zulmü hatırla, flu hassasiyetlerin haysiyetiyle tamamla,
Gömleğimden çıkar beni
Aklı belki çoktan çıktı tavandan
Tavan olsa belki
Tıpkı son piyese hazır olmak gibi
Üzdüğüm kadınların toplamından
Güverteyi çıkardım
Şimdi adın;
Aynı masanın, katlanıp dengesiz ayağının altına konan bir şiirde saklı.
Ali Özmen.
6 Ağustos 2015 Perşembe
KAYBOLAN UNICORN
Bir yalanı kaç yerinden tutmak gerekir dersin
Ürkmesin içindeki unicorn, kanı yere düşmesin
Zamanın buladası, görgü solungaçlı toprak tenin
Anlamazsın çünkü ben sekiz dakikada Eylül ettim
Bu kez dinle;
Sahici atlar vardı unutulan ve tren yolu boyu uzanan
Harbiden zaman bu, mukayyetnamesiyle; duvarda ve kolumda
Aldandıkça bir kaç parça eşyaya, gurur denilen piç yanımda
Kır aynaları, utanma ve dipsiz kadehleri taşırma
İç çekişli ve içten yanmalı kalbin değilse ana budanan
Kedimizin adını hatırla!
Ali Özmen.
1 Ağustos 2015 Cumartesi
SİNEKKUŞU
Çöl dokuması bir kervanla, sığ suların delikanlısı küçük tekneMülteciyim hepsinin ortasında ve yabanın bitki örtüsündeTek istediğim yağmurun tüyleri, rüzgâr biraz daha değsin tenimeFahişe ruhlu tarihler dokunulmaz yanlarımın cepkenindeEşyalar yıkandı ve asıldı yola çıkacak olmanın dehşetiyleÖzlemekten bahsetmiyorum, o çok uzaktan gelen sesiyleÇöl dokuması bir kervanla, sığ suların delikanlısı küçük tekneKorkuyorum, yüreğim yanıyor Güneş’in makine dairesindeNe zaman duracak olsam günler uzuyor bazı şehirlerdeKül olmak yetmiyormuş, savrulmak açık unutuldu ya rahledeDiyorlar ki; ömrün kısalıyor o cam küllüğün ellerindeAklım artık almıyor, biri bana anlatsın bunu ikili sayı sisteminde!Çöl dokuması bir kervanla, sığ suların delikanlısı küçük tekneGünbatımı dedikleri bir kuşun sesinin rengindeAykıran, sortilerin baş uçumda, çoktan göçtün belki deBana bir haber ver, haber ver bana bir kanat sesindeÇünkü borçluyum o tünediğin tüm işlek geçitlerdeZamanın kadife yanları artık bir sümbülün boynunun büküklüğündeAli Özmen.
29 Temmuz 2015 Çarşamba
UNUTULAN DİAZEM
Emanetti flu bu saatlere ve inşaattın yarım kalmışlığımdaA.
Çok sigara içiyorsun bile diyemiyorum, özür dilerim
Çünkü ciğerlerimde pıhtılaşan da seninle aynı adda
Deniyorum, hep öykündüğüm ve yapışkan bir çöl ağzında
Soğukluğun da aynı artık bir çöl gecesi kıvamında
Yelkovandan çıkan en son ses ve çok sinir bozucu mu hala?
Derdi şair; "ve izmit’le ve fargo’yla ve horasan’la"
Unutulan imla hatalarına binaen, korkmuyormuş gibiydim ya
Bir kere daha cehenneme gelirsek, Güney'e gidelim
Her şehrin terminali masum değilmiş, çocuktum öğrendim
Büyüdüm, sana anlatmak isterken daha iyi ağladım
Zamanın bize kurduğu çalar saati duymadık
Neler çaldığını anladık yine aynı zamanla

















