Günebakan, aç yüzünü Bulutların dansıdır şimdi senin
boynunu eğen Bozkırın ortasında Unutulmuş tren yolları Bahçe'den hallice geçen o direşken
rüzgâr Nur Dağı'ndan aşağı saatte ‘yüzyirmi
bin’ ışık yılı Unutamaz hiç kimse Keskindir ellerin, vedaların
virajlarında İnsan susar, susadım demez böyle
anlarda Ya susuzluğunu dindirirse umduğu? Susar ama, sustum dememek kaydıyla Düştüğünü söylemek nasıl
ayıplanırsa Dizleri kanlı, bakışları git gide
seyrek Aç yüzünü Günebakan Kimse sana susadın mı demeyecek Nerede bu kıpkırmızı toprak, nerede
sen Üstümüze bulaşan bayındırlık mı
bize huzursuzluk getiren? Mevsimlik umutları taşıyan
bakımsız konserveler Günebakan aç yüzünü, mahrem değil
gökyüzü Balyalar, baltalar ve bilyeler Şehrin girişinden hemen önce kaybediyor
lisanını Artık ölüm sarı bir peçeyle gelir
karşıma Arlanmaz, Dünü unutan odur, günebakan sen Düşmüştür, düşündüğü kadar susmuş Çocukluğuyla muteber, dargın
kalabalık bakışları Günebakan saç yüzünü, susmuş
olmanın cüretiyle Nerede sen, nerede bu susamış
toprak Hepimizin gidiyor oluşuna uyandır
onları Arala sarı peçenden sıyrılan
dargın yüzünü Güneşin ve sevişmenin kudretiyle